4 Nisan 2017 Salı

Bilge Hükümdar Uluğ Bey ve Bilim Şehri Semerkand


 Uluğ Bey, Polonyalı astronom Hevelius’un (1611-1687) 1690 baskılı Yıldız Atlası’nda (Prodromus Astronomiae) yer alan iki gravürde resmedilmiş. Gravürlerin ikincisinde, Harranlı ünlü astronom el-Battânî (858-959) de bulunmakta. Kitabın giriş kısmında bulunan ilk gravürde (üstte); Uluğ Bey, Eski Yunan gökbilim perisi Urania’nın iki yanındaki astronomların arasında. Soldan sağa: Hevelius, Prens Hass, Uluğ Bey, Ptolemy, Tycho Brahe ve Riccioli. Kitabın sonuna doğru yer verilen aşağıdaki gravürde ise ön plandaki Johannes Hevelius, Urania'ya ve birçok büyük gökbilimciden oluşan astronomi meclisine, onay için yeni takımyıldızlarını sunuyor. Soldakiler ve sağdakiler kendi aralarında kronolojik olarak eskiden yeniye doğru sıralanmış. Solda: Hipparchus, Timocharis, Uluğ Bey, Tycho Brahe ve Bernhard Walther. Sağdakiler ise: Ptolemy, el-Battânî, Prens Hass, Regiomontanus ve Kopernik.





Yazıya gitmek için lütfen tıklayınız:






7 Ağustos 2016 Pazar

15 Temmuz 2016: Kâbusa Uyanmak ya da Kâbusla Uyanmak



Sonunda 15 Temmuz itibarıyla yaşadıklarımızı anlatmaya en yakın ifadeyi buldum:
“Kâbusa uyanmak”. 

Çünkü “biz yaşarken”, gözlerimiz açıkken gördüğümüz bu kâbus aynı zamanda bir uyanışı da temsil ediyor. 

79 milyonun aynı anda gördüğü lânet olası bu kâbusun iki temel duygu durumu var. 

İlki şuna benziyor: Hani rüyâmızda, en canımız bildiğimiz birilerinin; meselâ annemizin, babamızın bir anda bize karşı acımasız bir canavara dönüştüğünü görürüz ve ölümcül bir ihanete uğramışlıkla, ölümcül bir hayâl kırıklığıyla yıkılırız ya… İşte tam öyle bir şey!...  

İkincisi ise rüyâda yırtıcı korkunçluktaki bir olayın göbeğinde olduğumuz hâlde çığlık atmaya çalıştığımızda bir anda sesimizin kısıldığını fark etmemiz ve çaresizliğin dibine vurmamız gibi… Evet, evet tam da böyle bir şey!…

Hatırlıyorum, Balyoz senaryoları gazetelere düştüğünde:

“Nasıl olur da varlık sebebi, ülkesini korumak olan ordumuz milletin câmilerini, Meclisini bombalamayı dolayısıyla kutsallarıyla beraber halkını katletmeyi aklından geçirebilir? Böylesine korkunç, böylesine acımasız bir plân, ordunun kendini inkârı değil midir? Sonrasında hangi meşrûiyetle varlığını sürdürebilir ki? Bu dünya üzerindeki hiçbir ordunun darbe plânı olamaz!” demiş, işin içinde akıl almaz bir iş olduğunu hissetmiştim.  

15 Temmuz gecesi bu akıl, mantık, din, bilim, insanlık almaz plânların büyük ölçüde gerçeğe dönüştüğüne şâhit olduk. Evimizin konumu nedeniyle bırakın Meclise, Külliye’ye, Emniyet’e bırakın atılan bombaların basıncından kaynaklı rüzgârı yanağımda duymayı, her bir şarjör âdeta evimizin az ötesinde boşalıyordu. Sonik patlamaya sebep olan uçakların çıkardığı korkunç sesler ise cabası!

O anlarda çocuklarımın gözlerindeki dehşet; korkudan ağlayışları, hep birlikte okuduğumuz dualar, anne-baba olarak olan bitenleri onlara izah etmede yaşadığımız kahredici zorluklar… Bunlar, hakkıyla yazıya dökülmesi neredeyse imkânsız insanlık hâlleri… 

Bununla beraber, “kâbusa uyanma” ya da “kâbusla uyanma” tanımlamamın ilk temel duygusu olan ölümcül ihaneti, ölümcül hayâl kırıklığını tam-tamamıyla, iliklerime kadar hissettiğim anlar TRT ekranlarında Darbe Bildirisi’nin okunduğu dakikalardı.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına ve aylar önce ABD’nin CIA kanadından gelen darbe tehditlerini yazmama rağmen duyduklarıma inanamıyordum! Tüm bunlar gerçek olamazdı! Durduk yerde, nasıl yani?! Neyin darbesi?! Hangi gerekçeyle?! Hangi cüretle?!...”Yurtta Sulh Konseyi” de kimler? Delirmiş olabilir mi bunlar?!...

Ya bu milletin bekası?! Ya çocuklarımın geleceği!? Ya hayâllerimiz, plânlarımız?... Buna benzer sorular, 12 saat araba kullanmayı henüz kontrol etmiş yorgun beynimde ağrıyla karışık zonk zonk zonkluyordu!.. 

Bildirinin arkasından bombalama ve kayıp haberleri tek tek gelmeye başladı: kamu kurumları bombalanıyor, onlarca masum kamu görevlisi şehid ediliyor; darbenin tankına, vatan hâinlerine karşı demokrasi direnci gösteren silahsız yüzlerce sivil üzerlerine ateş açılarak katlediliyor; polisle asker birbirini öldürüyor, bağımsızlığımızın bir numaralı alâmeti olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, hâinlerin attığı bombalarla küfrediliyordu!… Ölümcül bir ihanetti bu yaşadıklarımız. Ancak ve ancak kâbuslarımızda görebileceğimiz türden…

Tüm gece internetin başındaydım. Dış basını da sıkı bir şekilde takip ettim. AFP, Reuters gibi ajansların darbecilerin katliamlarını, kamu binalarını bombalamalarını vs. tek tek verdiklerine şâhit oldum. NBC kaynaklı, Tayyip Erdoğan’ın Almanya’ya kaçtığı haberi gibi yalan haberleri de gördüm.

Kâbusa uyanmanın ikinci duygu durumu yavaş yavaş beni içine çekmeye başlamıştı. Ertesi gün, daha da şiddetlendi… 

Batı basını, sözünü ettiğim o çok prestijli ajansların geçtiği haberlere rağmen korkunç bir kara propagandaya başlamıştı. New York Times, Guardian gibi gazetelerdeki çarşaf çarşaf makalelerde yalan haberler, çarpıtılan değerlendirmeler yazılmakla kalınmıyordu. Evet, beni en çok çıldırtan, o lânet olası yazılarda darbecilerin katlettiği sivillere, masum kamu görevlilerine ve TBMM’nin bombalanmış olduğuna ilişkin tek bir kelimenin dahi olmayışıydı! 

Hadi diyelim Fethullah Gülen hâini darbe girişiminin fâili, onun için yazdığı (ya da yazdırdığı) yazıda bunlar geçmiyor; Can Dündar’a ne oluyor? Nasıl bu kadar kötü olabildin Can? Keşke seni hiç tanımamış, bilmemiş olsaydım!

Elimden geldiğince, yabancı basına karşı bir şeyler yapmaya; sesimizi, hakikatin sesini duyurmaya çalıştım, çalışıyorum. Fakat kâbusa uyanmanın ikinci etkisini, hâlâ ve gittikçe şiddetlenmiş bir hâlde ruhumda duyumsamaktayım. 

NYT daha birkaç gün önce Erdoğan’ın üzerinden Türkiye’yi resmen tehdit etti! Washington, Türkiye’nin o “çok önemli müttefikliğini” garantiye almak zorundaymış. Bu nedenle, hani o Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO var ya, işte onun aracılığıyla, “Erdoğan’ın hoşlanmayacağı” ve bugüne kadar “tanımlanmayan sonuçlar” da “masadaymış”, gibi. 

Dün bir arkadaşım, ABD’nin HBO kanalında bu hafta yayımlanmış olan bir (sözde) komedi programının videosunu gönderdi. “Aşağılık” demek bile hafif kalan İngiliz sunucu John Oliver, “Last Week Tonight with John Oliver” isimli programında, Türkiye’de yaşananları son derece terbiyesizce tîye alıyor: Sokaklarda yaşananları ve darbe girişimini bir tiyatroymuş, yalanmış gibi gösteriyor. Fethullah Gülen’in darbeyle zerre ilgisi olmadığını iddia ediyor.  Erdoğan’ın ise seneler önce attan düştüğünü gösteren videoyu verip verip dalga geçiyor. O kadar ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın vücudunun mahrem bölgesinin at tarafından tekmelenmiş olması ihtimaliyle dahi darbe girişimi arasında rezilce bir ilişki kuruyor!

Tüm bu kötülükler ne şükür ki içeride büyük hayırlara vesile oldu. Bir kere, kendi adıma 2009 KPSS yolsuzluğundan sonra aydığım ve her fırsatta haykırdığım; buna karşın çalıştığım Kurumdaki uzantıları sayesinde kariyerimin engellenmesiyle karşılaştığım bu hâinler cemaatinin benimkiyle kıyaslanmaz sayısız zulmünden ve tuzağından inşallah kurtuluyoruz…

İkincisi Batı’nın hep bildiğimiz ve fakat inanmak istemediğimiz “Türk-Müslüman düşmanlığı”, demokrasi savunuculuğu maskesinin düşmesinin ardından tüm çıplaklığıyla fâş olduğu için şanslı sayılırız. 

Zîra, Allah’ın bize bu mânâda gösterdikleriyle, dış politikada yepyeni, Batı menfaatlerinden daha bağımsız, Müslümanların ve diğer mazlum halkların haklarını koruyan ve evrensel barışa yürüyen adımlar atmada eskisine göre daha güçlü ve özgürüz.

Sonra, Sayın Cumhurbaşkanı inşallah bu olayın ardından, sahiden herkesin Cumhurbaşkanı olması gerektiğinin ülkenin varlığı için ne kadar yaşamsal, ne kadar vazgeçilmez ve ne kadar özendirilmesi gereken bir unsur olduğunu fark etmiş durumdalar. Şükür ki bunun delilleri, söylemde ve eylemde görülmeye başladı… 

Tüm kalbimle, kendilerinin bu dilde ve bu gönülde kalmasını ve tamamen içselleştirmesini diliyorum. Onun cesareti, îmanı ve vatan sevgisi, halkının bütününü kucaklayışındaki aşkla buluştuğunda âdeta olağanüstü güzellikte bir kalkan örülüyor hepimizin etrafında… 

Kâbusa uyandık evet; ama aynı zamanda yeni bir Türkiye’ye uyandık. Bugün Yenikapı'da sergileyeceğimiz birlik ve beraberlik, tüm dünyayı kıskandıracak bir katılımcı demokrasi tablosu olacak inşallah. Adâletle ve sevgiyle kalalım.

Amerikan-Suudi İttifakı ve Teröre Karşı (Sözde) Savaş


Yazar: Peter Dale Scott. Scott, Kanadalı eski diplomat ve California, Berkeley Üniversitesi’nde İngilizce profesörüdür.  Drugs Oil and War, The Road to 9/11, The War Conspiracy: JFK, 9/11,  The Deep Politics of War ve American War Machine: Deep Politics, the CIA Global Drug Connection and the Road to Afghanistan isimli kitapların yazarıdır. 

Özet tercüme: Dr. Emine Sonnur Özcan


Bugün dünyanın en acil siyasî meydan okuması ‒tıpkı “pax Britannica”nın (İngiliz barışı) 19. yüzyılda bir dünya savaşına dönüşmesi gibi‒  gittikçe bir dünya savaşına dönüşen sözde "pax Americana"yı (Amerikan barışı) önlemek için yürütülmelidir. “Sözde” diyorum, çünkü son tahlilde her "pax", daha da az barış, daha da az düzen ve eşitsizliğe dayalı çatışmacı rekabet gücünün daha açıktan dayatması demektir. Bu savaşın önlenmesini ulaşılabilir bir hedef olarak tanımlamak iddialı gelebilir. Ama atılması gerekli adımların tümü burada, Amerika'da ulaşılabilir durumdadır.
Benim amacım, Amerika'nın terörle sözde savaşına atıfta bulunmaktır. Bu bağlamda Amerika’nın hem yerli ve hem de yabancı siyaseti giderek deforme ediliyor. Öyle ki Amerika, terörist saldırıların faillerini ve kurbanlarını artırarak, teröre karşı bir “karşı-üretken savaş” üretmektedir. Washington mevcut politikalarıyla, sözde karşı olduğu cihatçı finansmana ve silahlandırmaya, esasında katkıda bulunarak son derece sahtekâr davranmaktadır.
Öte yandan bu sözde savaş, Amerika'nın daha önceki –yine– kendini üreten ve umutsuzca kazanılamaz hâle dönüşen savaşıyla –sözde uyuşturucuyla savaş– ayrılmaz bir hâldedir. İki kendini üreten savaşın etkisi de tekleşmiştir. Amerika, Kolombiya ve Meksika'da uyuşturucu karşı başlattığı sözde savaş aracılığıyla, Kolombiya’da kurduğu örgüt (AUC, Kolombiya Birleşik Öz Savunma Kuvvetleri) ve Meksika’daki Kolombiya’dan daha kanlı terör dönemiyle altı yıl içinde 50.000 insanı öldürdü. 2001 yılında ise Afganistan'da teröre karşı sözde savaş başlatarak, oradaki afyon üretiminin iki katına çıkması da ülkenin dünya eroin ve esrarının en büyük kaynağı olmasına katkıda bulunmuştur.
Amerikalılar, Amerikan askerî müdahalesinin olduğu her yerde –1950'ler ve 60'larda Güneydoğu Asya; o zamandan bu yana Kolombiya ve Afganistan'da– uyuşturucu  üretiminin defalarca katlandığının farkında olmalıdır (afyon tarımı 2003 ABD işgalinden sonra Irak'ta da artmıştır). Ve tersi de doğrudur: Amerikan müdahalesinin sona erdiği yerlerde –özellikle Güneydoğu Asya'da  1970’den itibaren– uyuşturucu üretimi azalmıştır.
Amerika'nın kendini üreten bu iki savaşının devam etmesi ve dolayısıyla bu yönde yaptığı lobiler kendi çıkarları için kazançlıdır. Fakat aynı zamanda, bu kendi kendini üreten bu savaşlar, hem Amerika'da ve hem de dünyada güvensizlik ve istikrarsızlığın artmasına katkıda bulunmaktadır.
Böylece, Amerika'nın Yeni Dünya Düzeni paradoksal diyalektiği ile giderek Yeni Dünya Bozukluğu’na  neden oluyor. Görünüşte teröre direnen bu ulusal güvenlik devleti, kendi evinde yoksulluk, gelir eşitsizliği ve uyuşturucu sorunlarıyla kuşatılmışlık sonucunda giderek “ulusal güvensizlik devleti”ne dönüşüyor  ve siyasî tıkanıklığa esir bir devlet hâline geliyor.
19. yüzyılın sonlarındaki İngilizlerin kalıcı bir dünya düzeni kurmak adına sergilediği hataları analoji olarak kullanarak, daha istikrarlı ve âdil bir uluslararası düzene dönüşün mümkün olduğunu iddia etmekteyim.
İngiliz emperyal liderlerin son hataları bizim bugünkü çıkmazlarımız için özellikle öğreticidir. Her iki durumda da savunma ihtiyaçlarını aşan bir güç etkisi, daha da adaletsiz olmaya ve üretken olmayan açılımlara neden olmuştur. Aşağıdaki paragraflarda ele aldıklarım İngilizlerin sağlık ve eğitim alanıda yurtdışındaki olumlu başarılarını bilerek göz ardı etmektedir. Bununla beraber İngiliz gücünün sağlamlaştırmak İngiltere’de İngiliz işçilerinin; yurt dışında da Hindistan gibi daha önce zengin ülkelerin yoksullaşmasına yol açmıştır.
Zenginliğin dengesiz dağılımı İngiliz genişlemesinin ilk nedeni ve aynı zamanda bunun kaçınılmaz bir sonucudur. John A. Hobson, Imperialism (1902) isimli kitabında, Batı’nın  özellikle Afrika ve Asya'daki sömürüsünü eleştirir. Onun Amerika'nın Vietnam ve Irak'taki tiyatral çılgınlığını anlatan satırları, Atina’nın, açgözlülükle giriştiği gereksiz Sicilya seferini eleştiren Thucydides'i akla getirmektedir. Thucydides ışığında Hobson'ın ekonomik analizini okursanız, pervasız İngiliz gücünün beslediği sabırsız ve kibirli açgözlülüğün (pleonexia) ahlakî faktörlerine daha iyi odaklanabilirsiniz.

Pax Britannica Işığında Pax Americana  

Dünya Pax Americana altında Pax Britannica trajedisini tekrar yaşamaya mahkum değildir. Küresel bağımlılık ve hepsinden önemlisi iletişim büyük ölçüde düzeldi. Tarihsel süreçleri öncesine göre daha ustaca anlamada artık daha fazla bilgi, yetenek ve motivasyon sahibiyiz. Her şeyden önce, küresel bir azınlığın ürettiği Amerikan hiper-militarizminin –19. yüzyıldaki İngiliz hipermilitarizmi gibi– sözde güvenlik adına, gittikçe daha büyük savaşları tetikleyerek Amerika’nın kendisi de dâhil, herkesin güvenliği için bir tehdit olduğu artık âşikârdır.
Artan bu küresel dengesizlik içerisinde Amerikalılar için tek bir teselli var. O da küresel güvensizliğin nedenlerinin ülkemizde bulunması sebebiyle ilacının da burada olması. Amerikalılar, İngiliz öncüllerine göre küresel gerilimleri azaltma ve daha âdil bir küresel rejime doğru harekette fırsat sahibidir. Tabii ki böyle bir onarımın başarılabilir olabileceğini kimse kestiremiyor. Ama Pax Britannica’nın felaket sonu ve Amerikalılar tarafından üstlenilen ve giderek ağırlaşan yükler, bunun şart olduğunu göstermektedir. Daha önce İngiltere'nin yürüttüğü tek taraflı yayılmacılık, şimdi Amerika tarafından sürdürülüyor. Üstelik bu yayılmacılık birkaç on yıldır devam eden görece istikrara katkıda bulunan teamüllere ve uluslararası yasal düzenlemelere (özellikle BM’nin) de darbe vuruyor.
Açıkça ifade edilmesi gerekir ki Amerikan silah birikimi bugün dünyadaki silah birikiminin önde gelen nedenidir. Bu durum, İngiliz silah endüstrisi tarafından körüklenerek 1911’deki Agadir (Fas’ta) olayına ve sonrasında I. Dünya Savaşı’na yol açan uğursuz silahlanma yarışını anımsatıyor. Ancak, bugünün silah birikimi bir “silahlanma yarışı” şeklinde adlandırılamaz; çünkü, Amerika'nın hâkimiyeti söz konusudur. Rusya ve Çin'in  karşı silah satışları Amerika’yla karşılaştırıldığında gayet düşük kalmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri 2010 yılında, 21,3 milyar $’lık silah satış anlaşması imzalayarak ya da dünya çapında silah satışlarının % 52,7’sini gerçekleştirerek (66,3 milyar $) küresel silah pazarı içindeki hâkim konumunu sürdürmüştür.
Rusya ise 2010 yılında 7,8 milyar $’lık silah satışına (2009’da 12,8 milyar $’dı) ya da pazarın % 19,3’üne sahip olarak ikinci oldu. ABD ve Rusya’yı; Fransa, İngiltere, Çin, Almanya ve İtalya takip etti.
Bir sene sonra Amerika’nın yurtdışı silah satışı sadece dokuz ay içinde 85,3 milyar $’a yükseldi ve küresel düzeydeki oranı %79’a ulaştı.
Peki, günümüz NATO'sunun silah gerektiren temel faaliyeti nedir? Elbette ki Rusya'ya karşı savunma değil; ve fakat, Amerika’yı tıpkı Irak’ta yaptığı gibi Afganistan’da kendi ürettiği terörle savaşı destekleme. “Teröre Karşı Savaş”ın gerçekte ne için olduğu görülmelidir: zâlim bir güç olarak, giderek daha kararsız hareketlerle ve tehlikeli bir şekilde büyüyen ABD askerî gücünü korumak için bahane!
Başka bir deyişle Amerika bugün dünyayı silahlandırmaya boğan baş ülkedir. Amerikalıların karar vericileri, bu küresel yoksulluk ve güvensizlik kaynağını yeniden değerlendirilmeye zorlamaları şarttır. Eisenhower'in 1953 yılındaki ünlü uyarısını hatırlamak gerekir: “üretilen her silah, indirilen her savaş gemisi, ateşlenen her roket son tahlilde, beslenemeyip aç kalan, giyemeyip üşüyenlerden hırsızlık demektir."

 10 Haziran 1963’te Amerikan Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla, açıkça barış vizyonu için çağrıda bulunan Başkan Kennedy’i hatırlamak da benzer kıymeti hâizdir. Bu vizyon, "Amerikan savaş silahlarıyla dünyada yürürlüğe sokulan bir Pax Americana” değildi. Kısa ömrüne rağmen Kennedy’nin vizyonu son derece bilgece idi.  Sözde "Pax Americana" Amerikan güvenlik sisteminin kendisi olarak, altmış yıl sonra her zamankinden daha bir psikolojik güvensizlik içerisinde giderek paranoyak bir hâle gelmiştir. Amerikan kültürünün geleneksel özellikleri –Habeas corpus ve uluslararası hukuka saygı gibi– büyük ölçüde Amerika'nın kendi yapımı olan bir sözde terör tehdidi yüzünden yurtiçinde ve yurtdışında kenara itilmiş durumda.

Gizli ABD-Suudi İttifakı ve Teröre Karşı Savaş 


 ABD’nin 2011 yılındaki 66,3 milyar $’lık, yurtdışı silah satışının yarıdan fazlası ya da 33,4 milyar $’ı Suudi Arabistan’a yapıldı. Onlarca Apache ve Black Hawk helikopteri ve silahları kapsayan bu satış, New York Times tarafından İran'a karşı savunma için gerekli olduğu şeklinde açıklanmışsa da Suudi Arabistan'ın gittikçe artan bir şekilde dâhil olduğu (Suriye gibi) agresif asimetrik savaşlar için daha uygundur.
Esasen, bu Suudi silah satışları tesadüfî değildir; Suudi petrolünün karşılığını ödemede iki ülke arasındaki ABD doları akışını dengelemek için yapılan anlaşmayı yansıtmaktadır. 1971 ve 1973 petrol fiyat artışları sırasında Nixon ve Kissinger, Suudi Arabistan ve İran ile petrol karşılığı silah anlaşmaları yapmışlardı. 
İki ulusun, Amerika ve Suudi Arabistan’ın zenginliği, her zamankinden daha fazla birbirine bağımlı hale gelmiştir. Bu ironiktir. Sızan bir ABD belgesindeki ifadelerle, "Suudi bağışçılar, el-Kaide gibi Sünnî militan grupların baş finansörleridir." Suudi kraliyet ailesi tarafından kurulmuş ve büyük ölçüde onlarca finanse edilmekte olan Rabıta ya da Müslüman Dünya Ligi, bazı el-Kaide liderleri de dâhil olmak üzere uluslararası Selefîler için uluslararası bir toplantı düzenlemiştir. 
Kısacası, Suudi-Amerikan ilişkisi tarafından üretilen servet, hem dünyadaki el-Kaide tipi mücahitleri ve hem de Amerika'nın onlara karşı kendi ürettiği savaşı finanse ediyor. Neticede, tahmin edilebileceği gibi, ABD’nin terörle sözde Savaşı'nda, Mali gibi önceden huzurlu alanlarda da yeni savaş cepheleri ortaya çıktıkça, Amerika’nın dünya üzerinde ve kendi ülkesinde artan askerî varlığı büyümektedir.
Medya "Teröre Karşı Savaş"ı yasal hükümetler ile fanatik ve barıştan nefret eden İslamcı köktendinciler arasındaki bir çatışma olarak sunma eğiliminde.



Bugün, neredeyse tümü örtülü operasyonlar üzerinden yürütülen Amerikan’nın dış politikası giderek kaotik hâle gelmektedir. ABD, Afganistan başta olmak üzere bazı ülkelerde, 1980'li yıllarda CIA’in desteklediği ve günümüzde kâğıt üstündeki müttefiklerimiz Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından desteklenen mücahitlerle savaşmakta. Bazı ülkelerde, özellikle Libya'da aynı türden cihatçılara koruma ve dolaylı destek sağlamaktayız. Bazı ülkelerde özellikle Kosova'da ise bu cihatçıları iktidara getirmek için yardımcı olduk.
Christopher Boucek’in birkaç yıl önce Carnegie Endowment of International Peace’e verdiği bilgideki gibi,  Amerikalı yetkililerin, müşterilerinin cihatçıları desteklediğini kabul ettiği bir başka ülke de Yemen’dir.






Suudi Arabistan’ın Teröristlere Desteği
Belki de bu oyunun en önemli uygulayıcısı, sadece dünyanın tüm bölgelerine cihatçıları ihraç etmekle kalmayıp (daha önce belirtildiği gibi) bazen ABD ile ittifak halinde onları finanse de eden Suudi Arabistan’dır. Sızan diplomatik belgelerle ilgili 2010 yılındaki bir New York Times makalesinde şöyle denmektedir: "Suudi bağışçılar el-Kaide gibi Sünnî militan grupların baş finansörleridir."
Daha önce 2007 yılında London Sunday Times’da şunlar yer aldı: "... Zengin Suudiler dünya çapındaki terör ağlarının baş finansörleridir." Terör finansmanı izlemeden sorumlu ABD Hazine yetkilisi Stuart Levey, ‘Parmaklarımı şıklatıp bir ülkeden kesinti yapabilseydim, bu Suudi Arabistan olurdu’ dedi.”
Rachel Ehrenfeld göre, Suudi fonuna ilişkin benzer raporlar Irak, Pakistan ve Afganistan'daki yetkililerden gelmiş:
"Pakistan polisinin 2009 yılında bildirdiğine göre, Suudi Arabistan’ın el-Kaide, Taliban ve Pakistan’ın Leşkeri Tayyibe’sine bağışları devam etmektedir. Rapora göre Pakistan Başbakanı Benazir Butto, Suudilerin Pakistan intihar saldırılarından sorumlu olan cihatçılara 15 milyon $ verdiğini söylemiştir.”
"Irak'taki bağımsız haber kaynağı Buratha Haber Ajansı, 2010 yılı Mayıs ayında,  sızdırılmış bir Suudi istihbarat belgesini yayımladı. Belgede Irak'taki el-Kaide için Suudi hükümetinin nakit para ve silah biçimindeki desteğinin devam ettiği bildirilmiştir.   May 31, 2010 yılının 31 Mayısı’nda makale Londra'daki Sunday Times gazetesinde yayımlanan bir makalede Afgan mali istihbarat birimi, FinTRACA’nın, 2006 yılından bu yana, Suudi Arabistan’dan Afganistan'a en az $ 1.5 milyar kaçırıldığı ve büyük olasılıkla Taliban’a gittiği ortaya koyulmuştur. "
Ancak Times'a göre Suudilerin el-Kaide destekleri fonlarla sınırlı, değildir:
"Son aylarda, Suudi din âlimleri bazıları zaten bombalanmış olan Necef ve Kerbela'da büyük Şii türbelerini, imha çağrısında bulunan fetvalar yayımlayarak Irak ve İran'da dehşet yarattı. İktidardaki önde gelen el-Suud hanedan üyeleri düzenli olarak terörden nefretlerini ifade ederken aşırılığı savunan krallık içindeki önde gelen isimler tolere etmektedir.”
"Terörist duruşmalarını denetleyen baş yargıç Şeyh Salih el-Luheydan, 2004 yılında bir camide kasete kaydedilmiş ifadelerinde, Irak'ta savaşmak için gençleri teşvik etmekte ancak "Irak'a girmek şimdi riskli hale gelmiştir"diye uyarmaktadır. Çünkü “Irak semalarının her köşesindeki uydular ve dronlardan kaçınmak gerekmektedir.” Ancak, o savaşa katılmak üzere Irak'a girme yeteneğine sahip olduğunu bilen kişi, niyeti Tanrı'nın sözünü yükseltmekse eğer, bunu yapmada serbesttir."

Mali Örneği

 Benzer şeyler Suudi Vahhabi köktendinciliğin "Arap yarımadasında okuyup dönen genç imamlar ile Mali'de son yıllarda yükseldiği" Afrika'da gerçekleşiyor. El Cezire dâhil dünya basını, tarihi türbeleri yok eden yerel cihatçıları bildirmiştir.



 İngiliz rehineleri tutan Mali'deki el-Kaide üyeleri

Bununla beraber, bu haberlerin çoğu (el Cezire de dâhil), türbelerin imhasının Suudi hükümeti tarafından yürütülen bir Vahhabi uygulaması olduğuna işaret etmede başarısız olmuştur:
Oysa, 1801 ve 1802 yılında Abdülaziz ibn Muhammed ibn Suud’un emri altındaki Suudi Vahhabiler Irak'ın kutsal Müslüman şehirleri Kerbela ve Necef’e saldırdı ve ele geçirmişti. Müslüman nüfusun bir kısmını katletmiş ve Muhammed'in torunu Hüseyin ibn Ali’nin mezarlarını tahrip etmişti. Suudiler 1803 ve 1804 yıllarında da Mekke ve Medine’yi ele geçirmiş türbe gibi tarihi anıtları ve Muhammed’in kızı Fatıma’nın mezarı dâhil çeşitli kutsal Müslüman sitelerini tahrip etmişti. Hatta Muhammed’in mezarını dahi put sayıp yok etmek istemişlerdi. Suudiler 1998 yılında ise Muhammed'in annesi Amine binti Vehb’in mezarına buldozerle girmiş ve sonra da üzerine benzin dökmüştür. Bu fiilleri Müslüman dünya çapında kızgınlığa neden olmuştur.

Haksızlığa karşı kitlesel bir öfke olduğu için, güvensizlik Orta Doğu'da özellikle yaygındır. Ancak, barışın en büyük engeli olan güvensizlik duygusu sadece Ortadoğu ile sınırlı değildir. 9/11’den bu yana Amerikalılar güvensizlik acısı yaşamaktadır. Ayrıca, büyük oranda güvensizlik nedeniyledir ki  Bush-Cheney-Obama terör savaşına çok az Amerikalı direnç gösterebilmektedir.
Amerika’yı daha güvenli hale getirmek için vaat edilen teröre karşı savaş, gerçekte Amerika'nın terörist düşmanlarının çoğalmasını garanti ediyor. Amerika aynı zamanda özellikle Pakistan ve Yemen’le yeni savaşları yaymaya devam ediyor.
 .
Kaynak: Peter Dale Scott, “Why Americans Must End America’s Self-Generating Wars” http://apjjf.org/2012/10/36/Peter-Dale-Scott/3819/article.html

       



Peki Ama Ülkemizin Bir “Terörle Mücadele Stratejisi” Var mı?



19.06.2016
Geçtiğimiz Temmuz ayından bu yana ayrılıkçı terör örgütü PKK ile çok büyük bir mücadele yürütüyoruz. Terörle imtihanımız maalesef,  PKK ile sınırlı değil. IŞİD belasının ülkemizde akıttığı masum kanı PKK ile yarışır nitelikte. FETÖ’nün ise hastalık bulaştırmadığı devlet kurumu, galiba kalmadı. Taşeron ya da değil; DHKPC ve adını ezberleyemediğimiz daha bir çok terör örgütünün Türkiye’de –öyle ya da böyle– kendine yaşam alanı bulduğu da bir gerçek.
              Peki ama ülkemizin bir “terörle mücadele stratejisi” var mı? Ne yazık ki yok ve olmaması âdeta eşyanın tabiatı gereği; çünkü belli bir stratejinin oluşturulabilmesi için önce sorunun her yönüyle ortaya koyulması, olabildiğince net bir fotoğrafın elde olması gerekir. Elbette ki bu da terörle mücadele bağlamında çalışan akademi ve Ar-ge temelli kuruluşların varlığıyla ilintili. Bu tür kuruluş ya da enstitüler, ancak uzun soluklu ve derinlikli saha araştırmalar yapıp devletin terörle mücadele stratejisini belirleyebilirse, terörle mücadelede anlamlı ve sürdürülebilir sonuçlar alınabilir. Lâkin ne yazık ki on yıllardır terörle mücadele hâlinde olan ülkemizde tek bir terörle mücadele enstitüsü bulunmuyor. Dolayısıyla, Kanada, İngiltere hatta Avustralya gibi dünyanın çok uzak bucaklarında bir başlarına ve neredeyse terörle hiç anılmayan ülkeler dahi son yıllarda terörle mücadele stratejisi açıklarken bizde her mesele gibi bu da el yordamıyla yürütülüyor.
              Bu cümleden olarak, yaklaşık bir yıldan fazla bir süre önce Leiden Üniversitesi’nden Edwin Baker’in verdiği “Terörizm ve Terörle Mücadele: Kuram ve Uygulamanın Karşılaştırılması” dersini internet üzerinden aldığımda, ülkemizdeki terörle mücadelenin ne düzeyde olduğu gözümde daha da netleşmiş oldu. Baker’in sahadaki sonuçlara ve akademik çalışmalara göre aktardığı pek çok bilgi arasında terörle mücadele yaklaşımları da var. Bunların arasında en etkili olanı “holistic” (bütüncül) yaklaşımdır. Tahmin edilebileceği üzere, bütüncül yaklaşım terörle geniş kapsamlı ve uzun soluklu bir mücadele öneriyor. Teröre karşı sert ve yumuşak önlemler almanın yanı sıra terörist faaliyetlerin çok daha öncesine odaklanıp nedenleri belirlemek ve ortadan kaldırmak için ulusal ve uluslararası önlemler almak gibi.
              Bu bağlamda yukarıda bahsi geçen ve terörle bizim çeyreğimiz kadar muhatap olmayan ülkelerin mücadele stratejileri bile bütüncül nitelikte öğeler içeriyor. Örneğin, Kanada devleti stratejisini “Prevent, Detect, Deny and Respond” (önle, belirle, engelle ve karşılık ver) şeklinde başlıklandırıp ilân etmiş. Yani; insanların teröre bulaşmasını önle, birey ya da grupların terör tehlikesi yaratabilecek faaliyetlerini belirle, teröristlerin faaliyetlerini gerçekleştirme yol ve fırsatlarını engelle ve terörist faaliyetlere orantılı, hızlı ve organize bir şekilde karşılık ver, böylece etkilerini azalt.
              Kanaatimce, en mühim olanı en önde zikredilen önleyici stratejidir (insanların teröre bulaşmasını önle). Başka bir ifadeyle, bineği daha baştan sağlam kazığa bağla; ya da sorun ortaya çıkmadan önce sorunu ortaya çıkarıcı olasılıkları ortadan kaldır; veyahut da tedaviden ziyade hasta olmama yöntemlerine odaklan.
Nasıl mühim olmasın ki? Terör sorunu, doğrudan varlık-yokluk/hayat-memat sorunudur. Nitekim ülkemizde yapılan kamuoyu araştırmalarında terör bir numaralı sorun olarak işaretlenmektedir.
              Önleyici anlamda, terörü doğurucu olasılıkları belirlemek için ‒başta belirttiğimiz gibi‒ öncelikle elimizde sorunun mevcut hâline ilişkin bir ülke fotoğrafının olması şart. Diyelim PKK, diyelim IŞİD, diyelim FETÖ, diyelim diğer terörist örgütler… “Neden?” sorusunu sormakla başlamak tartışılmaz bir doğrusuysa; bu soruya ilişkin birçok saha araştırmasının sonuçlarının devletin cebinde olması gerekmez miydi? Kim, ne koşullarda ve ne amaçla örgütlere katılıyor? Örneğin PKK bağlamında bakarsak; hâlihazırda Türkiye Cumhuriyeti nüfusuna kayıtlı kaç insan dağda? Dağa çıkıp devletle mücadeleyi seçen ya da dağa çıkmaya zorlanan gençlerin sosyo-ekonomik, psikolojik, ailevî, kültürel, eğitimsel vd. arka planları nasıl veriler içeriyor?
Ya da ülkemizi tehdit eden terör örgütlerinin her birine ilişkin toplumsal ve bireysel meşruiyet kanalları neler? Bu sözde-meşruiyet kanallarıyla hangi yöntemlerle mücadele edilebilir? Bu ve benzer temel ve içsel soruların cevabına sahip olmadan (bunlar halledildiğinde “dışsal” müdahaleler minimuma inecektir) terörle mücadele etmek ne kadar sürdürülebilir sonuçlar ortaya çıkarabilir? Kanaatimce sormaya bile gerek yok; çünkü böylesine kör bir mücadeleden sağlam bir gelecek beklemek hayatın doğal akışına aykırı. Dolayısıyla, umarım bir an önce çok ama çok derinlikli anlamda çalışılmaya başlanır ve akademi ve Ar-ge temelli kuruluşların ihdas edildiğini duyarız.