31 Mayıs 2011 Salı

Halkın Sesi’nin Programı ve Dünya Tasavvurum Üzerine

Seçim gününün iyice yaklaştığı şu günlerde kendimi en fazla yakın gördüğüm siyâsî partiden, Halkın Sesi Partisi’nden söz etmek istiyorum. Aşağıda ortaya koyacaklarım, parti programında karşılaştığım bazı deklerasyonlar ve bunlarla kendi dünya tasavvurumun kesiştiği noktalara ilişkin yorumlarımdır:

HAS Parti: “Dünyanın yaklaşık son üç yüz yılına damgasını vurmuş olan güç uygarlığı maalesef huzur ve barışı tesis edememiş aksine savaş ve işgaller, soykırımlar, açlık, yoksulluk ve sefalet artışı yaşanmış, insanoğlunun gözyaşı kurumamıştır.”

Yukarıdaki ifadelerin bende nasıl bir karşılık bulduğunu ancak biraz Avrupa tarihi anlatarak ortaya koyabilirim: Bilindiği gibi, Batının XVI. Yüzyıldan itibaren dinde reformasyona girişmesinin ardından ortaya çıkan yeni Hıristiyanlık her türlü sömürüye yeşik ışık yakmıştı. Reformasyonun babaları tezlerini, tüm bu sömürü düzenini Tanrı’ya güçlü birer kul olarak hizmet etme te’viliyle meşrûlaştırıyorlardı. Esasen bu gelişmeler Avrupa ve Hıristiyanlık tarihi açısından değerlendirildiğinde son derece “anlamlı” durmaktadır. Çünkü karanlık Ortaçağların feodal düzeninin ardından coğrafî keşifler ve Amerika’nın istilâsıyla Avrupa’ya akan inanılmaz servetin eşitliksiz dağılımı bir takım köklü değişimleri gerekli kılmaktaydı. Feodal düzenin toprakların üçte ikisine sahip olup halka para karşılığı cennet vadeden kilisesi, yeni parababaları karşısında gücünü yitirmiş; ortaya koyulan düzenlemelere rıza göstermekten başka bir seçeneği kalmamıştı. H. Preserved Smith, Reform Çağı (1920) isimli eserinde, yaşanan kapitalist devrimin, Reform’dan daha derin ve kalıcı sonuçlara yol açtığını; Reform beraberindeki kapitalist devrimle, çağın bireyci ruhunun ortaya çıktığını söylüyor. Ortak çabanın yerini, bu dönemde, özel girişim ve rekabet almıştır.

Geçmiş yüzyılların batılı dünya düzeni sahip olduğu iktidar gücüyle, Batı-dışı geleneksel toplumları da etkisi altına almış; hiç bilmedikleri bu yeni siyasî ve iktisadî güç karşısında devletler kendilerini korumak için yeniden konumlanmak durumunda kalmışlardı. Ancak, Osmanlı gibi dinî ve geleneksel değerler üzerine kurulmuş bir devletin “yenileşme-Batılılaşma-kapitalistleşme” çabaları ciddi doku uyuşmazlıkları nedeniyle büyük ölçüde başarısız olmuştur. Son tahlilde Batı’nın Reformasyonunu takip eden yıllardan itibaren, günümüze değin Türk Batılılaşması, çözümsüz bir tartışma konusu olarak canlılığını daima korumaktadır.

Bu anlamsız tartışmaya bir son vermek, Batı'nın kapitalist ekonomisinin tek ve alternatifsiz seçenek olduğu aldatmasını evrenle dost, Yaratıcı'ya ve yaratılanlara karşı sorumlu ve daha eşitlikçi sosyo-ekonomik programlar ortaya koyarak ilan etmek kaçınılmazdır.

HAS Parti: “Savaşları önleme amacıyla kurulduğunu iddia edilen Birleşmiş Milletler gibi organlar savaşları önleme yerine güçlülerin savaş ve işgallerine gerekçe ve mazeret uydurma amaçlı kullanılmaktadır. Yeryüzünde açlığı ve yoksulluğu ortadan kaldırma ve refahı arttırma iddiaları ile kurulan İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kılmaktan başka işe yaramamıştır.”

Paragraftan benim anladığım şudur: Dünyayla ve eskatalojik hayatla olan ilişkisini doğrudan paranın iktidarı üzerinden kuran Modern Batı, türettiği tüm kurumlar gibi yukarıda anılan sözde uluslararası örgütlere de örtük olarak bu misyonu belirlemiştir. Bu örgütlerin dünya üzerindeki diğer devletlere müdahalesi, Batının kapitalist gücüne ve iktidarına hizmet etmesi halinde fiiliyata geçirilmiştir, geçirilmektedir. Irak işgalini hatırlayalım: BM başkanı İngiltere ve Amerika’nın Irak’ı işgal mazereti yalanından hiç bir şekilde şüphe duymamış, itiraz etmemiş; bilakis Batının oradaki bombalı katliamlarına “Irak’ın iç meselesi” diyerek göz yummuştu. Afganistan işgali keza. Sayısız örneği sıralamakta zorluk çekilmeyecektir. Dolayısıyla ülkemizin bu kurumlarla olan ilişkisi gözden geçirilmeli; zulme ortak olunmamalıdır.

HAS Parti: “İnsanın kendisine, diğer insanlara, doğaya, Yaratıcı'ya ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk içinde olduğu bilinciyle davranması, geniş ufuklu ahlak anlayışımızın özünü meydana getirmektedir.”

HAS Parti: “Dünya üzerinde yaşanan sıkıntının sebebi israf ve ihtirasların fazlalığıdır. İhtiraslar nimetlere sahip olma ve üretilen ürünün paylaşımında devreye girmekte ve büyük adaletsizlikler yapılmaktadır.”

Yukarıda deklare edilen ifadeler benim dünyamda yaşamsal öneme sahip yol göstericilerdir. Bilindiği gibi modern dünya tarihi, moda ideolojilerin de tarihidir. Tıpkı Rönesans ve Reform süreci sonrasında ortaya çıkan ulus-devlet, milliyetçilik akımları ve soğuk savaş sonrası şahlanan neo-liberal tezler gibi. Bundan yirmi-otuz sene önce Batı “medeniyetinin” yeni sentez ideolojileri karşısında durmak, onları reddedip geleneksel yaşam biçimlerini savunmak –en hafifinden– bıyık altından gülümsemelere sebep olmaktaydı. Oysa bugün biraz okuyup araştıran Batı tipi ilerleme, zenginleşme ve teknolojileşme çabalarının gezegeni getirdiği durumu fark edip, artık göğüslerini gere gere bu düzenin insanlık-dışı ve değişmesi gereken bir düzen olduğunu söyleyebilmekteler.

Şunu iddia ediyorum: Ayrıntıları bir tarafa bırakalım. Çok pragmatik olarak, Dünya üzerinde herhangi bir siyasî sistem üzerinde karar verirken en temel olarak aramamız gereken düstur, insan yaşamının devamlılığıdır. Çünkü, insan yaşamının devam edememesi eni konu tümüyle yokluk olacağı için hiç bir ideoloji söz konusu olamaz. Peki, insan yaşamının devamlılığının sağlanması ne demek? Yine en pragmatik anlamda, rahatça nefes alıp vermek, beslenmek, üremek, barınmak, özgür olmak vs. vs. gibi ihtiyaçların karşılanmasıdır. Pekalâ, şimdi şunu soralım: Bu en yaşamsal ihtiyaçları gidermede Yerküre’nin sağlığı ve akibeti tartışılmazdır öyle değil mi? O halde bireysel ya da kapitalist (ikisi kardeştir) hazlar uğruna bunu kayda değer bulmayan ve asırlardır bencilce ve kaygısızca Dünyamızın varlığını tehlikeye atan bir siyâsî sistem kabul edilebilir mi? Edilemez. Ama maalesef ediyoruz... hem de ısrarla...

Zamanın, Bukowski’nin dediği gibi “yokuş aşağı koşan atlar misali” aktığı günümüz dünyasında insanların öyle ya da böyle kapitalizmi semirtmeye hizmet eden işlerini yetiştirmekten fırsat bulup da kendi yaşam serüvenlerini düşünmeye özel bir çaba göstermelerini beklemek hoş ama boş bir heves olabilir. Bununla birlikte tarih boyunca düşünüp yeni sözler söyleyen insanlar da hep çok çok az olmuşlardır. Belki de onları Aşkın olanın ve diğer insanların nezdinde kıymetli yapan tam da bu sıradışılıkları ve Fârâbî’nin tespitiyle “ayırt etme güçleri” beraberinde yaşadıkları acılarıdır; her neyse... İnsanoğlu, yoğunlaşıp biraz düşünürse, kapitalizmin doğrudan insanın hayvanî yanını kaşıdığını; o yanını beslediğini ve de sınırsızca bilediğini fark edecektir. Ee bilesin ne var denebilir mi? Denilemez, çünkü homo-kapitalismus, insan olma hâlinden uzaklaşıp bir tür tüketim canavarına dönüştükçe, başta kozmoza verdiği zarar olmak üzere diğer insanlara da zarar vermektedir.

İyi güzel de ne yapmalıyız? Çok kısa olarak önerim şudur: Tüm kadîm ve kutsal öğretilerin ısrarla altını çizdikleri gibi ifrat ve tefritten sakınarak orta yolu takip etmek. “Orta yol” kavramını tanımlamaya kalkacak değilim. Merak edenler gerek İslâm ve gerekse –ehli-kitap ya da değil– dünya üzerindeki diğer tüm kadîm toplulukların aforizmalarına bakarak bunu teorize edebilirler. Tümünde ortak olan noktaları bir cümleyle özetlememiz gerekirse, kişinin Aşkın olana duyduğu sorumlulukla, yaşamını devam ettirecek ölçüde fizikî ihtiyaçlarını giderip; aslolan mutluluğun dünyaya “atılışının” anlamını keşfetmeye çalışmada seyrettiği yol olduğunu bilmesidir. Bir başka deyişle; sınırlı, sorumlu, duyarlı ve kanaatkâr insan olabilmektir. Bu noktada kutsallık, doğa, emek ve toprak en önemli terbiye edicidirler. Bu dördünden uzaklaşmak, insanı insanlık hallerinden de uzaklaştırıp tuhaf bir yaratık olmasına neden olmaktadır.

İnsan hata yapmaya programlanmış; kelimenin kökünden de anlaşıldığı üzere unutkan; ve de Kur’an’ın vurguladığı gibi “nankör” bir yaratıktır. Aynı insan, bazı hayvanlarda olduğu gibi sosyal bir yaratıktır da. Demek istediğim, tek tek bireylerin topluma rağmen, izaha çalıştığımız hassasiyeti yakalamaları ve yaşamlarında düstur edinmeleri sosyo-psikolojik anlamda son derece zordur. Dolayısıyla toplumların topyekün anlamda duyarlılık sergilemeleri en ideal olanıdır. İşte bunun için aslolan siyâsî sistemler ve dolayısıyla siyâsî partilerin yol göstericilikleridir; bu bağlamda değerlendirilen doğru partinin programı, anlattığımız çerçevede bir yaşam amaçlayarak, siyâsî parametrelerini buna göre belirlemiş olmalıdır. Tıpkı yukarıda birkaç madde halinde sunduğum Halkın Sesi Partisi’nin deklerasyonları gibi. Ben fakîr ve bana yakın düşünen; benzer kaygıları paylaşan insanların hâli hazırda başka seçeneğimiz yok... Keşke daha fazla olabilseydi... Ama şahsen buna da şükür diyorum, hem de çok!...

24 Mayıs 2011 Salı

EL-BİRUNİ'NİN DEĞERLİ TAŞLAR KİTABI'NIN MUKADDİMESİ

(EL-BİRUNİ'nin hayata, servete, siyasete ve mutluluğa ilişkin görüşleri)



İngilizce ve Arapça'sından Çeviri: Emine Sonnur Özcan


Bütün övgü, âlemin destekleyicisinedir; ki O, baştan sona eşsizdir. Kötülüğün ve felaketlerin yok edilmesi ve sağlık ve dinginliğin (getirilmesine) aracı olarak İslâm’ın yaşamasını buyurmuştur. Yiyecek (maddelerini) paylaştırmış ve (moral) değerleri sabitlemiştir. Suyun gökyüzüne doğru yükselmesine güneş ve ayı engel kılarak yiyecek kaynakları için uğraş verdi. Bulutlar dolduğunda ve yağmur ile yüklendiğinde rüzgâr onları kurak yerlere sürükler ve kutsal suyla taşırır. Böylece dünya, insanlar için zenginlik ve hayvanlara besin olan bolluğu ortaya çıkarır. Ve bu suyun kendisi, yamaçlara ve okyanuslara döner. O, dünyaya neyin geldiğini ve oradan neyin gittiğini, göklerden neyin indiğini ve oraya doğru neyin yükseldiğini bilir. O gerçek bilendir ve sonsuz bilgeliğiyle buyruklarını yayar.



Bizi cehalet yolundan uzaklaştırdığı ve peygamberlik mesajını mükemmelleştirdiği için Allah, Muhammed’i korusun. Bu yolu takip eden ve onun onurunu koruyan, yüce adını övenlerden Allah razı olsun. Allah’ın rahmeti, onun soyundan gelenlere; onlara bağlılıkta yeminli olanlara ve onun büyük dostları üzerine olsun.



I. BÖLÜM



Bütün övgü ve methiyelerimiz yalnız Onun içindir. O, yaşamı öyle biçimlendirmiştir ki her yaratılan aşırılığın ve eksikliğin olmadığı yerde, kendisini sürdürebilir ve belli bir biçimde yaşayabilir ve beslenme için yiyecekleri ana sebep yapmıştır; ve yiyecekler sindirildikten sonra ona yardımcı (kendisini beslemeye) olduğu için, bu sayede her beden bütün yönleriyle gelişir. Allah, bitkileri kendilerini küçük besinlerle doyurmuş olarak yarattı; ki o besinler kolayca sindirilmez. Onları bedenlerinde depolarlar, doygun kalırlar ve bir yerlerde ayakta dururlar. Küçük yaprak damarları vasıtasıyla her taraftan besin alırlar. Su içlerine sızar ve köklerine ulaşır. Hava güneş vasıtasıyla ısınır; bitkinin dallarından nemi emer ve yukarıya doğru taşır. Böylece her şey aşağıdan dallara taşınarak elde edilir ve onların büyümelerine neden olur. Ve ne için yaratılmışlarsa -yaprakların, çiçeklerin ya da meyvelerin oluşması- onu üretirler.



Hayvanların sindirim organları hızlı hareket eder. Hayvanlar hareketlidir; bir yerde sabit durmazlar (hayvanlar annelerine olan yakınlıkları nedeniyle, besinlerini onlardan alırlar). Birisi bir kez bu kaynaktan uzaklaştığında, elindeki bu kaynaktan besinini alamayacaktır. Allah bu nedenle ona hareketli organlar ihsan etmiştir; bu aracılar vasıtasıyla çevresinde yiyecek aramaya gider; ve Allah ona bunun için gereken bilinç türünü bahşetmiştir. Gereksindiği şeyleri elde etmesi için ilerlemesi ve kendisi için tehlikeli olan şeylerden kaçınması için ona beş duyu verilmiştir. Görme bu amaca hizmet edemeyeceği için, ona işitsel yetenek ihsan edilmiştir. Seslere karşı alışkanlık geliştirmiş ve savunmada kalmıştır. Koku duyusu bahşedilmiş, böylece, ihtiyaç duyduğu nesnelerin niteliksel özelliklerini keşfedebilmiştir. Tatma duyusu yoluyla uygun (yenilebilir) ve uygun olmayan (yenilemez) yiyecekleri ayırt edebilmiştir. Dokunsal yeteneği, sıcak ve soğuk, kuru ve yaş, sert ve yumuşak, düz ve pürüzlü arasındaki farkı ayırt etmesini mümkün kılmıştır. Bu yolla onun dünyadaki sürekliliği temin edilmiş; atik ve becerikli kalmıştır.



*******[1]


Duyular sıradan etkilerden gelen yansımaları alır; onların eşik noktasını aşmamalarını sağlar ve zarar vermeye eğilimli değildir. (Meselâ) görme duyusu görüş kazanma etkisini sağlar ve ışık, renkleriyle farklı vücutları ve diğer özellikleri; örneğin şekillerini ve tiplerini ortaya çıkarır. Aynı şekilde, sesler, sessel yeteneklerden kaynaklanmaktadır ve hava aracılığıyla hayvanlara doğru hareket etmektedir. Koklama duyusundan kaynaklanan etkiler, burun deliklerine taşınan kokulardır. Sudan yükselen deniz buğusu kokularını ayırırlar. Ayrılmış maddeler havada dağılırlar. Tatma duyusunun etkileri yiyecekler tarafından verilmiştir. Onlar, tatma organları olan dil, damak ve küçük dilin yaptığı gibi, vücuda girmelerini sağlayan nemin gücüyle bedenin tadımına taşınırlar. Bu organlar kururlarsa beden hiçbirşeyi tadamayacaktır. Bu beş duyunun tümü bedenin farklı bölümleriyle ilişkilidir ve onların konumlarını aşmazlar. Beşinci duyu –dokunma– tüm vücuda yayıldığı için tüm organlarla ilişkilidir; ve onlar vasıtasıyla her yerde bulunmaktadır. Tek bir organla sınırlı değildir ve bu nedenle onun tarafından alınan etkiler kendisini önce hissettirir. Bu, derinin dokunma etkisinin ilk alıcısı olmasından kaynaklanmaktadır. İç organlar yavaş yavaş devralır ve dokunma etkileri kaybolur. Yiyeceklerin iç organlara iner inmez varlığının hissedilmemesinin nedeni budur.



*******



Hayvanlarda duyular, su ve besin bulmanın aracısıdır; ancak, insanın aklî yeteneği nedeniyle onlar üzerinde üstünlüğü vardır ve bu nedenle onların aralarında en yükseğidir. Ona devletadamlığı ve liderliğini tesis etmesi için dünyanın yönetimi ihsan edilmiştir. Bu nedenledir ki dünya, ister istemez onun emirlerine itaat eder. Allah buyurmaktadır:



Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.


Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.


Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?[2]



Bu yetenek, Allah tarafından insana bağışlanmadı; o, en küçük şeyleri bile kontrol edemeyecektir. İnsan, alt ettiği pek çok güce nazaran kendi savunmasında yeterlidir; bu güçlerin kendilerine sahip değildir. Gerçekten de Allah’ın ifadesi ona uygulanabilir:



“Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi.”[3]



Ve insana bu yetenekler verildiğinde ve Yarattıkları arasından, mücadele yoluyla ihtiyaçlarını elde etmek üzere seçildiğinde, iki duyu; duyma ve görme duygu ile akıl arasında merdiven yapılmıştır. Görme, yaşam nesneleri arasında aklın izini aramak için araç kılınmıştır ve yaratılan şeylerden Yaratıcıya döner. Ve Allah, bu nedenle şöyle buyurmuştur:



Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?[4]



Ve tekrar:



O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?


Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.[5]


Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.[6]



İnsana işitme duyusu, iyi olanı takip etmesi ve doğruluğun ipini sıkıca kavramaları, O’na yakınlık kazanmaları ve huzura erişmeleri için verilmiştir. Bu, özel bir sınıftan ve insanlığın genelinden gizlenmiş bir şey değildir. A‘şa benî Rabî‘a der ki:



Sanki kalbim de biliyor


Gözlerimin gördüğü ve kulaklarımın işittiğini



Şair, bu iki duyunun bilgiyi elde etme aracı olduğunu göstermiştir; ancak genel anlamda yansıttığı üzere, kinâye akla değil de kalbedir. Allah’ın zâtı buyurmuştur:



Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.[7]



Ebû Temmâm diyor ki:



Her bilge, insanın dilinin kalbinin kölesi olduğunu söyler.



Cemîl bin Ma‘mar el-Azrî şöyle der:



Eğlenceye daldığımız zaman


kulağımız ve gözümüzden korkarız.



Çünkü bunlar rakiplerin araçlarıdır. İşe karışırlar ve sırları öğrenirler. Bir lütuf ancak kaybedilince fark edilir; işitsel yetenek ancak sağır olan ve görsel yetenek sadece kör biri tarafından kavranır. Allah buyuruyor ki:



Fakat körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin?[8]



Ve ayrıca, (aynı sûrede):



Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?[9]



Allah, (Mekke’deki) kâfirleri azarlayarak onlara O’na kıyasla kimin gece ve gündüzü yaratabileceğini sordu. Diğer duyular canlılıkla kendiliğinden bağlantılıdır ve insan faktöründen daha çok hayvana yakındır. Bununla birlikte, şu da bir gerçektir ki insan da bu araçlar vasıtasıyla akıl yürütme ve düşünme yeteneklerinde bu yüksek erişime ulaşmıştır.



*****



Muhabbet, homojenliğin bir ürünüdür. Bu nedenle o, benzerin benzerini araması ve kişinin kendi eşini araması anlamına gelmektedir. Dilsiz için, işaret etmesi ve parmaklarını oynatarak ne demek istediğini açıklayabilmesine rağmen, hiç bir fayda görmediği için bütün insanlar dilsizdir. Dilsiz, dili olan birisinden ancak karşısındaki adam onu genel olarak anlayamıyorsa; anlamayan birini bulduğunda hoşnut olur. Ve bu nedenle Allah demiştir ki:



Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir.[10]



Ve yine, O’nun ifadeleri şöyledir:



Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir.[11]



Karşılıklı muhabbet, korkunun ve nefretin tüketilmesiyle artan sevgiye yöneltir. Birbirlerine muhabbet duyanların arasında müşterek bir bağ olmalıdır; sevgide daha da büyük bir çoğalma vardır. Bu, yerleşim yerleri ve şehirlerin ortaya çıkardığı ve ürettiği insanın çoğalması ve insanlar arasındaki karşılıklı işbirliği yoluyla olmaktadır.



*****



İnsan, ondaki ters özellikler yoluyla topladığı farklı vasıfların mutlak doğası tarafından meydana getirilmiştir. Nefis ya da bedensel soluk, çoğu kez bedensel mizaca boyun eğer ve bu nedenle her insan eşsiz ve farklı bir mizaca sahiptir. Herkes, birliğin ya da farklı şeylerin birleşmesi yoluyla var olan bir şeyin, birleşmenin hemen ardından dağılacağını ya da kontrol edilen güçlerin ortadan kalkacağını bilir ve bir zıtlık kendisini kendi zıtlığı üzerinde açıklamayı ister. İnsan ve hayvanlar, bu nedenle, içsel zıtlık ile dışsal zıtlık çatışması biçiminde, hastalıklar ve kazalarla yüzyüze gelirler. (İnsan), bunlarla başa çıkmak için, imdadına yetişmesi yolunda dış aracılara ya da uyarıcılara dayanır. O, böylece, kendisini koruyabileceği için onları aramaktadır. Şâir oldukça münâsip bir biçimde şöyle demiştir:



Bütün arzular insanın ölümüyle ölürler,


Ve yaşadığı sürece ona eşlik ederler.



Tüm bu talihsizlikler ve hastalıklar kişinin yüküne katlanabileceği türden yekpare değildir ve sadece bir etmen onun için kâfidir. Onlar çok çeşitlidir sadece bir tür direnç (ya da karşılık) onlarla baş edemez. İnsan bu yüzden uygarlaşma ihtiyacı duydu; ancak doğası gereği dik başlı ve ele avuca gelmezdir. Gücünden ve meydana getirdiği topluluklardan çıkar elde etmeye daha meyillidir. Ancak, doğanın sahip olduğu gibi, yerleşimlerdeki bu topluluklar da farklı duyarlıklar ve güç iddiaları altında oluşmuşlardır; bunun için, bütün insanlık tek bir güce yönelmez ve değerli olanlar, basit olanlar yolunda kurban edilmezler ve tümü, tekbiçimlilik temelinde yok edilmezler.



Farklı toplulukların hedefleri ve gayeleri çeşitli olduğu için; farklı türlerde meslekler ve iş kolları kök salmıştır. Baskın olan bir topluluk diğerini, emeğinin karşılığını vermek suretiyle meşrû bir yolla ezmeye başladı. İş elde etmek, her zaman kaba gücün iddiası ve baskısı aracılığıyla mümkün olamaz. Farklı toplulukların farklı istekleri ve vurguları, zamanlama meziyetleri ve bir grubun belli bir malda görece olarak daha kendine yeterli olması ya da onun kullanımına alışmamış olması gerçeği, para yerine kullanılan değerli maddelerle ilgili olarak takas sistemindeki itkiyi meydana getirmiştir. Kişiler bu nedenle, mükemmel, ilginç, nâdir ve uzun ömürlü şeyleri seçmeye başladılar. Sonra insan, onları keserek ve iyi malzemeleri seçerek şekillendirmeye ve büyük ya da küçük yapmaya başlayarak üzerlerine bir tür tek tiplilik yükledi. Üzerlerine kitabeler, figürler ve şekiller çizmeye başladı ancak böyle bir süreçte onların orijinal biçimleri kalmayacaktı.



Allah, insana, güçlüklerle başa çıkabilmesi için çeşitli savunma yolları ve akıl ihsan etti; O, insana âyetleri doğrultusunda akıl vasıtasıyla rehberlik etmiştir. Sonra, insanın ölümden sonraki hayatını doğrulamak için peygamberleri gönderdi. Sultanlar, dinî meselelerde adâleti ve eşitliği tesis için O’nun hükmüyle tâyin edilmişlerdir.



Bu nedenle Allah, sonsuz merhamet ve rahmetiyle, insan dünyaya üzerine gelmeden önce dünyayı, yüksek dağ silsileleri altında ağır nesnelerle doldurmuş; böylece insan onları kendi menfaati için çıkarabilmiştir. Ve Allah, bu yüzden buyurmaktadır:



Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik[12]



Allah, insanın bütün işleri ve mesleklerini gümüş ve altında toplamıştır. Bu metaller, nesnelerin fiyatlarını tespit etmede kullanılmıştır. Allah, bu metallerden kazanç elde etmesi yönünde insana rehberlik etmiş ve bu nedenle insan, eski çağlardan beri güçsüzleştiği bölgelerde madenleri ortaya çıkarmıştır. İnsan, bunları, değerini azaltarak hile yapanlardan saklamış ve eritmek suretiyle artıklardan temizlemiştir. Her iyinin bir kötü benzeri vardır. Ve kötünün yandaşları onun çoğaltılmasını isterler. Bu nedenle, iyilik uzmanlarının ayağa kalkması ve Allah’ın emirlerini yerine getirebilmeleri, adâlet ve eşitliği tesis etmeleri ve ezilen, zayıf ve soylu ve gözlerinde yüksek olan kişiyi görmeleri için insanlar arasından Halifeler olarak hareket etmek üzere seçilmelerine ihtiyaç vardır. Allah onlara bu hedefi takip etmeleri için güç ihsan etsin!



*****



Allah yaşamı oluşturup geçimi altın ve gümüş aracılığıyla kolaylaştırdığında, insan onların hayranı oldu: kalpleri onlara doğru çekilmeye başladı; nitekim altın ve gümüş bir elden diğerine geçti. İnsan onları elde etme ve biriktirmede aç gözlü oldu ve bu iki nedenle yüksek bir mevkiye ulaştı. Bu yüksek mevki ona gerçek doğası nedeniyle değil, insan tarafından başlatılan takas sistemi aracılığıyla gelmiştir. Bu metallerin hiçbiri, herhangi bir hukukî etmenin yüksek bir mevkîsi değildir. Her ikisi de taştır (metal). Kendiliklerinden ne karın doyurabilir, ne de susuzluğu giderebilirler. Onların hiçbirinin sıkıntı ya da korkuyu bertaraf etme yeteneği yoktur. Yiyilemeyen bir şey yaşamın sürdürülmesine neden olamaz; sıcağın ve soğuğun engellenmesinde bir câzibe arzetmez ve onu kötülüğün saldırısından koruyamaz; dolayısıyla, esasında iyi olarak değerlendirilemez.



Bizim yöneldiğimiz iyilikler, insan onlar aracılığıyla isteklerini yerine getirdiği için sûnî ve metaforiktir. Her türlü işi halletmek için kullanıldıkları içindir ki onlar, evrensel olarak iyi kabul edilirler. Allah’ın Zâtı şöyle buyurur:



Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman … meşru bir tarzda vasiyette bulunması … size farz kılındı[13]



Ayrıca:



iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış…[14]



Ve diğer bir yerde şöyle buyurmaktadır:



Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.[15]



İnsanlar genellikle, parayı veren kişinin her türlü iyi şeyi yaptığını, çünkü paranın her şeyi satın alabildiğini söylerler; oysa para, doğası gereği bütün bu özelliklerden yoksundur.



Bir deniz yolcusu oldukça ilginç bir olay anlattı. İçinde seyahat ettiği tekne, bora nedeniyle bilinmeyen bir adaya sapmış. O ve yolcu arkadaşları kıyıya demirleyip karaya şıkmışlar. O, yolculardan birine, ihtiyaç duydukları şeyleri satın alabilmesi için bir dinar vermiş. Beriki, parayı evirmiş-çevirmiş, koklamış ve onu yemiş. Beş duyusu paranın tadına varamayınca ya da fayda göremeyince de geri çıkarmış; çünkü o, iyi bir şeyi, karşılığında değerli herhangi bir şey vermediği şeyle değiştirememiştir. Gerçekten de bu değiş-tokuş fikri, medenî insanlar arasında hüküm sürmüş ve takas sistemi, ekonomik sistemin dayandığı modus operandi [işletim biçimi] olmuştur.



Ancak, geleneksel ve göreneksel bir şekilde, satışlar ve satın almalar, metallerin aracılığı ile sonuçlanmaya başladı. Her şeye kadir Allah, insanların kalplerini, kişinin refahı ve iyileştirilmesi için kullanması için metallerin sevgisiyle doldurdu. Bu, metallerin kendilerinin yüce olduğu anlamına gelmez. Allah şöyle buyurmuştur:



Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider)... [16]



Ve ayrıca:



Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.[17]


Allah, bu nedenle bize, bir kültürün ahlâkî üstünlüğünün çocukların gözlerindeki huzur ve kalplerde varlık nedeniyle hüküm süren kuvvetle, kadınları arasında yer bulduğunu; ancak refahın ise dilencilik, krallık, ipotekler ya da ziraattan toplanacağını söylemektedir. Ve bu biriktirenler, Allah tarafından azarlanmaktadır:



Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.[18]


“Allah yolu”, ihtiyaçlarını giderebilmeleri için, hemcinslerinin yararına yaratılmış insanların, serveti bir elden diğerine geçirmesidir; ancak, servet bir kere biriktirilince, insanlar ondan herhangi bir fayda elde edemeyeceklerdir. Ve bu, Allah’ın emrine aykırı olacaktır. [Biriktiren insanlar tarafından] yerin içine gömülüp yerleştirilmiş bulunan bu (metaller), bu nedenle, devlete dönecektir. Tıpkı, bir çocuğun anasının rahmine dönüşü gibi. Altın ve gümüş, bir kere [madenden] çıkarıldığı zaman, hasadı yapılmış bir tarla ya da kurban edilmiş bir sığıra benzer; sanki, tüketilmek dışında başka bir hizmet amacı yoktur. Çıkarılan metaller için de aynı hâl söz konusudur. Dirhemlere ya da dinarlara döküm olmak ve alışveriş ve ticarette elden ele geçmek; borç senetleri için ödenmek zorundadır.



****



Erkeklik ve yiğitliğin (mu‘mât) vasıfları, fazla cömertlikle (fütüvvet) değil, kişinin kendisinin ve ailesinin mâli durumuyla ilgilidir. Beriki özelliğin, belli bir kesime hizmet eden bir doğası yoktur. Erkek, kendi kendisi ve serveti üzerinde hak iddia edebilir ve diğerlerinin sorumluluğunu üzerine aldığı zaman, [diğerlerine] gereğinden fazla verebileceği ve kendisine izin verilen ve başkalarına yasaklanmış olan servete saygı duyarak tutumlu bir şekilde davranmayacağı için çetin bir sınav verir; o cömerttir ve hayırseverliği, merhameti, tevâzusu ve nezâketi nedeniyle ün kazanır. Yükselme yeteneği olmasa da yüksek mevkilere çıkar; ancak, o bunları hak etmiştir.



Cehzât el-Baramakî, Basralı bir adamın hikâyesini nakletmektedir. Adam, şâhâne bir biçimde üretilmiş elbiseler giymiş, en iyi atının üzerinde olduğu halde, insanların isteklerini yerine getiriyormuş. Bunu neden yaptığı kendisine sorulduğunda, en iyi şaraplardan bolca içmiş ve bunlarla da bülbüller ağaçlara tünedikleri yerlerden altın notalarını şakırlarken çok mutlu dakikalarda güzel şarkıcıların müziklerine eşlik ettiğini; ancak, insanların arasında oturup onların kendilerine hoşça ve nâzikçe davranan kişiye karşı dudaklarından dökülen minnettarlık kelimelerini dinlemenin zevkini hiç bir zaman yaşamadığını söylemiş.



Fütüvvet bunun için huy güzelliği olarak tanımlanmıştır –ki, başkalarına cömertçe verilen servet, hukukî olaylarda dürüstlük, kötülük ve ziyana sebep olmaktan kaçınmak, evrensel olarak taltif edilmektedir. Oldukça iyi ilişkileri olan birisi İsmail bin Ahmed Samanî’nin sarayına onun ünlü atalarına referans veren bir dilekçe sunduğunda, İsmail onun dilekçesi üzerine şunları yazdı: Kun ‘asamiya la ‘azamiya ‘isami bin izami (‘İsam gibi ol[19] ve atalarının kemikleri üzerine gururlanma). İsmail, bir şâirin aşağıdaki beyitiyle ima ediyordu:



Bu İsam’ı İsam yapan karakteriydi


Ve hücum sanatında ve korumacılıkta birinci olmayı ona öğretti



Allah, özellikle de şuna işaret etmiştir:



1. Çoklukla övünmek sizi oyaladı;


2. Kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar.[20]



Eski bir Yunan bilgesi şöyle demiştir: Atalarıyla övünen kişi ölüdür; ve kim ki kas gücüne ve kendi üstünlüğüne güvenir yaşıyordur. Bir şâir demiştir ki:


Kişi yüce mertebelere ulaşamayınca


Eski kemikler onur sebebi sunmayı bırakırlar



Bazı insanlar vardır ki fütüvvete riayetleri tüm sınırları aşan bir boyutttadır. Aşağılanmak ve küçük düşürülmek, savaşma baskısından kaçınmak amacıyla ya da komşularına borç ödemekle yaşamlarının kıymetini bilememişlerdir. Ve bu nedenle Arabistan’da, misafirlerinin korunması ya da onlara sığınacakları yer aramak için hayatlarını ayaklar altına sermiş ünlü kişiler olduğunu duyarız. Bunların bazıları bu kahramanlık özelliklerini sürdürmeyi çılgınlık düzeyine vardırmışlardır; öyle ki çadırının yakınında yaşayan bir çekirgeye zarar vereni dahi öldürmeye hazırdır. Hakim Ta‘i gibi cömertlik sınırlarını aşan bazı figürler vardır. Ölümün kıyısında olduğu halde, düşmanına ait olan oku bırakmak istemeyip kendi yaşamına onunla son son vermeyi istemiştir. Diğer bir örnek, K‘ab bin Mamah İyadî’dir ki zar atmada bir bardak suyla ödüllendirilmiş, kendisi susuzluktan ölüyor olduğu halde suyu içmeyip onu Numayrî dostuna vermiştir. Bir şâir bunun üzerine şöyle demiştir:



Bir yiğit ki sabah yudumunu ve akşam şarabını almaz. O, sabah ve akşam düşmanına ziyan vermek için giden ya da arkadaşının yararı için hareket eden gerçek bir kahramandır.



Ali bin Cahm der ki:



Şerefli birinin ellerinde iyi bir şeyin yok olması alçaltıcı değildir.


Alçaltıcı olan, kişinin şerefinden yoksun kalmasıdır.



Beyit, fütüvveti açıklamaktadır. Bir kişi ancak eli açıksa ve halkla paylaştığı zenginliği varsa ondan sorumlu olur. Bazı durumlarda iki insan aynı türden gayret sarfeder ancak ne yazık ki talih onlardan birine gülmez; bu durumda kimse talih kayırmadı diye onu suçlayamaz. Ali bin Cahm, beyitiyle, adımlarını geri atmayan kişiler olarak, mürüvvet’e (kahramanlık ve yiğitlik) atıfta bulunuyor. Onlar, talihsizliklerini maskeler ve insanların önünde refah içindeymiş gibi görünürler. Onların gerçek durumlarından bihaber olan kişiler, hali vakti yerinde ve refah içinde saymaya; ve iyilik istemeye yönelmedikleri için cömert ve kılık kıyafet bakımından mükemmel bulmaya eğilimlidirler. Ayrıca onların her şeye ellerinin açık olduğunu; Allah’ın kutsiyetinin diğerleri üzerinde onlarla olduğunu düşünürler. Onların davranışlarına Allah’ın şu buyruğu rehberdir:



Sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın.[21]



Allah bu nedenle, sahip oldukları şeyi kıskandırma amacıyla bağışlamayı kötü olarak göstermiştir. Cömert olmadıkları için, eli açıklık duygusundan ya da Allah’ın onayından etkilenmezler; her hangi bir karşılığı da hak etmemektedirler.



***



Bilge bir insan yalnızca kalıcılığa sahip olan entelektüel zevklerden haz duyar. Bir aptalın ise entelektüel zevklerin verdiği hazdan haberi yoktur ve dolayısıyla bu zevklerin ihtişamını, hayal gücünün sona erdiği nokta olarak değerlendirir. Biz hayvanların keyifle toz toprak içinde dünyanın sunduğu çeşitli, renkli zevklerine tanık oldukları halde yatıp yuvarlandıklarını ve bundan da hoşlandıklarını biliriz. Peki o zaman, bu zevklerin özünün farkında olan insana ne oluyor? Ancak bir bilge kişi bu zevklerden entelektüel haz duyar ve bu güzel şeylere, nüfuz eden bir bakışla; öğreten ve onu erdem duygusuyla dolduran bir kavrayışla bakar. Bir aptal ise onlardan ancak bedensel zevk alabilir ve kendisini gece gündüz şaraba ve sarhoşluğa verir.



Ancak, bu insanların hoşnutluk süreleri kısa ömürlüdür. Zevklerinin sonuna yaklaştıkça keyifleri kaçar ve sıkılırlar. Canlılıkları ortadan kalkar ve rüzgarla oraya buraya savrulan, akar suların sürükleyerek parçaladığı kuru bir ota dönerler. Onlar bunun faydasız olurlar ve yalnızca hazcı olan onların hatırlarına değer verir. Gül ve solgun yasemin gibi yanaklar, nergisvâri gözler, anemon çiçeği ve nar gibi dudaklar, taze bir yağmurdan sonra papatya gibi parıldayan dişler, hatmi çiçeği ve menekşe gölgesi gibi yüz ifadesi: bir insanın tüm bu servetleri geçici bir dönem içindir; tıpkı günlerin ve gecelerin geçtiği gibi yaşla birlikte ihtiyarlarlar. Onlar tüm koşullar altında güzellikleri hep taze kalan cennetin hûrileri ve yakışıklı erkekleri gibi değillerdir. Allah, onları, dinî bağlılıklarını, hareket eden okyanusların derinlerinde ve dağların sularının ve yerin içinde, zamanın tacizinden etkilenmeyen


inciler ve değerli taşlar biçimindeki cennet güzelliği gibi tahayyül edenler için yaratmıştır. Allah onlar için şöyle demektedir:



O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.


O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?[22]


...ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir[23].



Bunlardan başka, cennetin hûrilerini yâkut ve mercanla karşılaştırırken demektedir ki:



(Güzellikte) onlar sanki yakut ve mercandır.[24]



İnci ve taşlar yalnızca süslenmeye hizmet etseler de altın ve gümüş gibi de değerlendirilirler ve her isteği yerine getiremezler. Ünlü metaller gibi, mallarla ilişkili olarak para biçiminde hizmet verirler. Ancak inci ve taşlar parlaklıkları sürdüğü ölçüde iyileştirici ajan olarak hastalıklarda hizmet verirler ve göze hoş görünürler. Ancak ruhun mücevherlerine oranla hiç bir değer taşımazlar. Ebubekir Harezmî, bir insanı överken şöyle derdi:



O, asalet incileri içinde bir incidir. O, istiridye kabuğundan çıkmış bir inci değildir. O, asil yâkutlardan çıkan bir yâkuttur; yâkut, taşların arasından çkarılmaz.



***



Gerçekten zevk veren bir nesne, sabit kullanımına rağmen kullanıcısını sürekli ondan daha fazlasını edinmede hevesli tutar. Bu tür zevkler, duyularla kabule zorlanılan zevklerdir; ki ne zaman yeni bir nesneyle karşılaşırsa, duyuları haz ile onun üzerinde etkili olur. Ancak (zevke sabit bir alışkanlık) muhtemelen, yaşayan ruhu donuk bir hale getirir ve duyular rahatsız olunca, yaşayan ruh, yorulacak ve (bu nesnelerden) zevk alamaz. Rüyalarda, hayal gücü düşünce alanıyla sınırlı kalır. Zevk, sesler herhangi bir anlamdan yoksun olduğu için, seslerde değil ancak onların ardındaki anlamlarda yer alır; onlar yalnızca seslerdir ve ritimler, muhtemelen kalbi rahatsız etmektedir. Ve bu nedenle, yaşayan ruhlar, barış ve sessizlik [huzur] ararlar.



Bütün zevklerin sonunda, ıstırap ve acı öğretilerini getirdiği ve hastalık yarattığı bir gerçektir. Onların süregiden uygulamaları rahatsız edici ve haddinden fazla zarar vericidir. Lezzetli yiyecekler buna bir örnektir. En iyi yiyecekler dahi sürekli yenildiğinde belli ölçüde tadını kaybeder; sonuçta bir kusturucu görevi yapmaya eğilimlidirler. Keyif verici olmak yerine vücuda tiksindirici gelirler. Ben bunları, okuru, dünyevî zevklerin zararlı ve görünüşteki değerlerinin gerçekte onların kıymetsizliği olduğuna ikna etmek için söylüyorum.



Çiftleşme olayını ele alalım. Ondan alınan şehvet arzusunun ne olduğuna bakınız. Arzulanan, eşlerle çiftleşmeleri ve yapma yetenekleri olmadığı halde büyük oranda bedenlerine girebilmeleridir. Ve eğer bu hâle erişmede yeteneksiz ve geri dönmek zorunda iseler, hareketleri göğüs göğse, kalp kalbe birleşecek ve özlerindeki manevî ruhta bulunan sevgili ile olacaklardır.



(Cinsel ilişkide) sınırları aşmaya eğilimli olanlar, cinsel organlarıyla yaptıklarının aynısını dilleriyle de yapabilmek için, dillerini soluk borusuna ulaşana kadar sevgilisinin ağzına koyar; ağzından ve çenesinden onun tükürüğünü emerler. Onlar bu suretle iki kat performans ve iki kat zevke ulaşmayı arzu ederler. Bu durumda ise korkunç bir nesneyle karşılaşmışlar gibi hızla geri çekilirler. Durumları gerçekten acınacak haldedir. Bitkinliği alt etmeye çalışırlar ve bitkinlik hâlleri geçer geçmez, şehvetlerine geri dönerler. İnsan, iktidarında bulunan hayvanlık düzeyine böylece getirilir.



(Abbasî Halifesi) El-Mütevekkil hakkında, sürekli ve aralıksız seksin bedenini gevşetip sarkıttığını ve yine de vazgeçemediği söylenmiştir. Ona cıvayla dolu bir tank hazırlanmış ve yatağı onun üzerine serilerek dışarıdan herhangi bir hareket kaynağı olmaksızın üzerinde sallanacaktı. Yataktan hoşlanınca, civa madenlerinin nerede bulunduğunu sordu. Kendisine, yatağının civasının Azerbaycan’daki Şiz’den [Takab] getirildiği bilgisi verildi. Arkadaşı ve yardımcısı olan Hamdun’u devamlı surette cıva sağlaması için, bölgenin vâlisi olarak oraya gönderdi. Hamdun, bu atamanın ardından şu beyti söyledi:



Şiz‘in vâliliği işinden kovulmuştan beterdir. Buradan kovulmak çalışmak kadar iyidir


Gerçekten nâzik olmak isterseniz, beni buradan kovunuz



Tekrar saraya çağırılana kadar yalvarıp yakardı. Bütün bu (nefsî ve cinsel) hareketler, yüzeysel olarak hoş gözükse de güçten düşürmeye meyillidir. Bunlar, konforun yorgunluk biçimi olduğu için gerçekten sıkıntıdır. Erkekler için bir tuzaktır. Doğa bu zevkleri, bireyin hayatta kalması ve insanlığın devamı için tahsis etmiştir. Haz bir câzibedir ve bu nedenle (aramızdaki) aptallar muhtemelen aldanacaklardır. Allah’ın gayesi –ki O, dünyanın bekâsını zıraat, üreme ve hayvanlar üzerine kurmuştur– bu yüzden gerçekleşmiştir.



İnsan bedeni özellikle kötü kokularla oluşturulmuştur. Sağlıklı bile olsa, bazı değişiklikler nedeniyle ağzı kokmaya başlar. Bu kimi zaman kirlerin birikmesi, kimi zaman ise, midesine doldurduğu kirli şeyler nedeniyledir. Ve dolayısıyla uykudan sonra aç bir midede bu kötü koku özellikle ortaya çıkar. Sevgilinin ve aşığın kötü kokuları birbirinin tükürükleri yoluyla karışmış olur. İbn el-Rûmî, bu bağlamda demektedir ki:



İnsanların nefesinin kokuşmuşluğuna karşın, (ve) bir de çardağın nazik melteminin nefesi ya da havası tatlı kokuludur.



Ayrıca insan terler. Bu, ya nemli havanın vücut üzerindeki etkisiyle; ya kendisini sıcak tutması için üzerine aldığı kıyafetlerin ağır kıyafetlerden; ya da bazen aşırı fiziksel efor nedeniyledir. Bu nedenle, yavaş yavaş derideki boşaltım gözenekleri üzerinde ter benzeri şeyler birikmeye başlar. Bu birikme, aynı zamanda görülmeyen bir ayrışma nedeniyledir. Terleme, koltuk altlarında birikmeye başladığında, kötü kokmaya da başlar. Ayrıca pelvis kuşağı üzerinde, uyluk kemiğinde ve özellikle eldiven giyildiğinde parmaklar arasında birikenler de kötü koku oluştururlar. Ayrıca, hareket esnasında ve dış organların sürtünmesiyle meydana çıkan bir çürük madde tortusu varsa o da terlemeye sebep olur. Beriki kötü kokma durumu, bütün vücutta hüküm sürer. Ayrıca, avuç içleri ve ayaklar ısınana kadar birbirine sürtündüğü zaman da oluşur. Vücudun hangi kısmı olursa olsun, görünemese de terleme ve kirlilik, öyle ya da böyle mevcuttur.



İnsan vücudunun en asil yeri başıdır. İbn Ebî Meryem’e birisi neden türban (imâme) ve ağzı etrafına şerit (litham) taktığını sorunca şu cevabı vermiştir: “İçinde dünyaya ait her türlü bilgiyi barındıran ve beni duyular aracılığıyla bilginin daha yüksek taraflarına taşıyan vücudumun bu kısmının, süslenmeyi ve pislik ve acıdan korunmayı hak ettiğini düşünüyorum.”



Sadece görmek ve dokunmak değil, hatta terli ve pis bir insanın ve konuşması –ki bunlar vücut gözeneklerinden sızmaya devam eder– dahi tiksindiricidir. Ancak aşk çılgınlığı içindeki şehvetli ruhları tarafından ziyan edilen bazı insanlara, bu tür şeyler güzel gözükür. Bunlar aşk nedeniyle kördürler; ve bu nedenle saçılan incilere kıyasladıkları gözyaşlarında bile güzellik bulurlar. Âşık, sevgilinin tükürüğünü tatlı kabul eder ve onu bal ve şarapla kıyaslar. O, sevgilisinin ağız kokusunu misk ü ambere benzetir ve onun aşk coşkusu, bunların zararına karşın bir anlık değildir. Sevgilisinin bedeninin bir parçası olduğu sürece onları sever. Ancak sevgilinin dışındakiler düşünüldüğünde, gözlerden ve ağızdan ne dökülse katılaşır; aynı insan bunları iğrenç bulur ve hatta onlara dokunamaz ve bakamaz. Göz yaşları katılaşınca, gözlerin köşelerinde kire dönüşür. Gözlerden düşmeye başladığında inci tanesi gibi ışıl ışıldır; ancak, bir kez gözlerden ve yanaklardan uzaklaşınca, tiksindirici olmaya başlar. Aynı şey, tükürük için de geçerlidir; bir kez ağızdan ve dişlerden çıkınca kişiyi iğrenç bir şey biçiminde etkiler.



Kişinin sevdiği, yiyeceğin üzerine sayısız aşk tükürükleri bıraktığında, hele de tükürük balgamlıysa –ki ya akciğerlerin inip yükselmesiyle soluk borusuna ya da burun delikleri yoluyla soluk borusundan gelmiştir– kişinin onu yiyememesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer herhangi biri bunu arzularsa, aşk çılgınlığından korunmuş birisi tarafından değerlendirilmesinee neden olun. Bu, böyle bir insanın kendini sevdiğini ve onun kendine olan aşkı nedeniyle, kndisiyle ilişkisi bulunan şeyleri de sevdiği yolundaki önemli şüpheleri doğrulayacaktır. Narsisizmi, onu aptallıklarına karşı körleştirmiştir.



Şu meşhur bir atasözüdür: Bir şeye duyulan aşırı sevgi, insanı kör ve etkilenmez bir hâle getirir. Ayrıca, bu insanlar aşkla sevdiklerine nefretle bakarlar. Ve bu nedenle, Hazretî Peygamber’in hadislerinde, yiyecekler üzerine soluk üflenmemesi açıkça ifade edilmiştir. Ve böylece, yukarıda bahsi geçen şeylerin arkasındaki gerçeğin tiksinme olduğunu ve onların câzip görünümlerinin geçici olduğunu öğrenmiş olduk. Geçici olan her şey daima yok olur ve her bir şey orijinal haline döner.



****



İnsan hayatının değişik yanları vardır. Bazıları övülür; diğerleri suçlanır. İyi şeylerin üstünlüğü açıktır ancak; kötü bir yönün tanımlanmasıyla ilişkili olan kötü insan, başkalarına böyle bir kusura sahip olmadığını iddia ederek yalan söylese de tiksindiricidir. O, herhangi bir iyilik yapmamış olsa da iyi şeylerin tanımlanmasından zevk duyar. O bütün bunları, ününün kötüye çıkmaması ve cezalanmaması için yapar. Övgüye değer davranışlar ve asil özellikler, mürüvvet’ten [kahramanlık ve yiğitlik] kaynaklanır ve mürüvvet de kişisel temizlikten ve asaletten doğar.



Varlıklı insanlar diğerlerine güzel niyetleriyle kahramanca ve cömertçe muamele ederler. Fakir, nasıl cömertçe davransın? Ortalama gelirli bir insanın dürüstlüğü, soylu bir mizaca ve iyi bir görgüye sahip, dürüst ve fedakâr bir insana bağlıdır; böylece onların ikisi yan yana atan iki kalple bir ruhta birleşmiş gibidir. Şu, gerçek bir dost hakkında söylenmiştir: “O, sensin; sana yabancı olsa da.” Böyle dostlar, aynı şeylerden nefret ederler ve bir dost, kendisi neyi severse dostu için de onu seçer.



Sahip olunabilen dostların sayısında bir sınır yoktur. Bu sayı, kişinin kapasitesine oranlıdır. Ancak samimiyetin temeli mürüvvet duygusudur. Kişiler, birbirlerine yardımda bulunmaya değer vermelidirler; ve büyük sayıdaki hakiki dostlara oranla, mürüvvet ateşini yakılı tutmalı ve böylece yönetmeye ve önderliğe doğru ilerlemelidirler.



Kişi iyiyi aramada cesaretini yüksekte tutmalıdır. Kendi insanları için iyi olana; özellikle de kendisine yakın olana karşı itaatkâr olmalıdır. Arzularına karşı alçak gönüllü olmalı ve zorluklarla mücadele etmelidir. İnsana en yakın olan şey, iyiyi arzu ettiği için kendisidir. O halde bunlar [iyi şeyler], kişinin enerjikliğine en yakın şeylerdir; ve bedeni, bedenini örten giysileri, kendisini seven karısı, isteklerini yerine getiren uşağı, yemek kabı vb. gibi. Bedensel güzelliğe gelince, bu, insanların karşılaştığı kişilerce takdir edilir ve sevilir. Hazretî Peygamber (SAV), yakışıklı ve hoş isimler taşıyan insanlardan oluşan elçiler gönderirdi. Peygamber, çoğu kez, dağlardan ve bölgelerden türetilmiş isimleri değiştirip, onlar yerine güzel ve hoş isimler koyardı.



Ancak, bedensel formlar, anne karnında biçimlenmektedir: bunlar değiştirilemez. İmdi, mutlu ruh formları vb. gelirsek; alışkanlıklar ve davranışlar, terbiye, tefekkür ve ibadetle; ve zarafetin ortaya çıkması ve nefsi üzerinde hâkimiyeti olan kişinin davranışı ile geliştirilebilir –ki böylece insan, ruhunu yavaş yavaş kötülüklerinden bertaraf edip etik kitaplarında anlatılan yolları benimser. Ortaya çıkan ilk şey kendi yüzüdür. O bunu değiştiremezken, en azından pisliklerden uzak tutabilir. Kediye bakınız. İnsanın evinde yaşamaya başlayınca, dışkısını eve ve yerlere bırakmaz ve tıpkı insanın kendi tuvaletini inşa etmesi gibi, dışkılamak için özel bir yer seçer. Başka bir ifadeyle o, Allah’ın hükmî emrine uymaktadır:



Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın.[25]



Kedinin kendi temizliğiyle ilgili nasıl da bilinçli olduğuna ve dışarıda kokuşmaması için pisliğini nasıl gömdüğüne, organlarını kirden, nasıl abdest alan bir insan gibi temizlediğine bakınız. Göreceksiniz ki, ellerini ve ayaklarını yalayarak temizliyor ve burnunu aşağıdan kurcalıyor, nemi dışarıya atmak için bir insanın işaret parmağıyla burnunu temizlemesi tarzında aksırıyordur. Ardından mırıldar çıkar ve burnunu suyla temizliyormuş gibi hareketler yapar. Sonra, avuçlarını tükürüğüyle ıslatır ve hafifçe kulaklarını ovar.



İnsanın temizlenmesi suya dayanır; kokusu ve saflığı ruha hoş gelir ve bizzat, yaşama zevki tadındadır. Onun kendisi nasıl çirkin olabilir ve kötü görünüş nasıl temizlikten kaynaklanır? Şeriatın buyurduğu temizlik ancak suyla ya da onun yerine geçenle yapılabilir. Soylu Arap erkekleri ve kadınlarının, gelin olarak ayrılıp kocalarının evine gittiklerinde kızlarına verdikleri nasihat, bu tek nokta etrafında odaklanmaktadır. Bu nedenle Abdullah bin Cafer bin Ebi Talib (RA) kızına, ayrılık vaktinde şu nasihatte bulundu: “Boşanmanın anahtarı olduğu için aşırı bencil olma. Kin yaratmaya eğilimli olduğu için çok fazla gazaba gelme. Giyiminin dış görünümüne fazla özen göster. Yüzü en güzelleştiren şey sürmedir. Güzel koku ve parfümleri sev. Ve en iyi parfümü ortayaçıkaran şey sudur.”



Amir bin el-Zarb el-Advanî, kızı, kardeşinin oğluyla evlenirken, karısına şöyle dedi: “Su, vücudun üst kısmı için süs; alt kısmı için arındırıcı olduğu için kızına, çöle giderken yanına su almasını öğret. Kızgın olduğunda eşiyle muhabbeti kurabilmelidir. İyi talih, fedakârlık ve birliğe (ruhların) dayanmaktadır. Birkere beden rahatsızlık hissedince, kalp de hissedeceği için kocasıyla birlikte çok fazla uyumamalıdır.”



Bir arap filozofu, düğününe giden kızına nasihatte bulunur: “Kocana bir câriye gibi ol; o da sana bir köle gibi olacaktır. Yumuşaklık büyüden daha etkili olduğu için, ona yumuşak davran. Suyu kullan; su, bütün parfümlerin başıdır.”



Bir kadın, kızına şu nasihati sunmuştur: “O, beslenmenin kaynağı olacağı için, (kocana) döşek ol. O, mutlu olduğu zaman, düşünceli olmaktan kaçın ve kederle dolu olduğunda keyiften kaçın. Sende herhangi bir kötülük görmemeli ve sen vücudunla hoş kokmalısın. Gözünden düşmemek için asla onun sırrını dışarı verme. Güzel kokular oldukları için, su, yağ ve sürme kullan.”



Diğer bir kadın, kızına şunları söyledi: “Vücudunu parfümlü ve yağlanmış tut. Kocana itaatkâr ol ve parfümler içinde en fazla suyu kullan.” Bir diğeri şu nasihati verdi: “Örtün, kocana saygılı ol ve parfüm olarak suyu kullan.” Ve nihayet diğeri: “Ne, kocanın verdiği her emri yerine getir; ne de onu umutsuzluğa düşürecek denli asi ol. Samimi ol ve suyu parfümün yap.”



Yukarıda söylenen her şey gereklidir. Ancak, insan bir kez yüzünü ve vücudunun deliklerini yıkayınca ve vücudunu suyla yıkamaya devam edince, yüzü ışıkta görünebilecek renklerle de güzelleşecektir. Vücut, pudralar ve parfümlerle güzelleşebilir; özellikle, yüzde yapay ya da doğal bir solgunluk varsa. Dişler, macun ve misvak aracılığıyla temizlenebilir. Gözler ve kapakları temiz tutulmalı ve onlara sürme çekilmelidir. Saçlar, gerektiğinde kurutulabilir, süslenebilir, fırçalanabilir ve kesilebilir; buna karşın tırnakların güzelliği düzenli olarak kesilmesinden kaynaklanır.



Şimdi, vücuda bağlı tutulan şeylere (gelelim). Bunların arasında en önemlisi vücuda yapışık olduğu için kıyafetlerdir. Üzerinde tozların birikmesini önleyip vücudu temiz tuttuğu için de gereklidir. Vücudun ve giysilerin kusurlarını bertaraf etmek için, mevsime ve zamana uygun kıyafetler, duruma uygun renklerle boyanmalıdır. Bu, vücudun süslenmesi için yaratılan mücevher ve taşlarla uyum içinde olmada büyük yarara sahiptir.



Ömer bin Hattab’a mürüvvet’in ne olduğu soruldu. “Kıyafetlerin düzgünlüğüdür.” cevabını verdi. Birisi, görünür mürüvvet’in, kıyafetlerin temizliğinde cisimleştiğini söylemişti. Bu doğrudur; çünkü vücut temizliğinin bilincinde olan kimse, pantolon vücudun kirini almayacağı için, önce vücudunu temizler. Sonra, kıyafetler orada olan tozlardan kirlendiği için işlere ve evin temizliğine girişir. Kıyafetlerinizin temizliğiyle her şeyin nasıl temiz göründüğüne dikkat edin. Şu beyit, şahsî temizliği konusunda dikkatsiz olanlara uygundur:


Ne güç ne de İslâm’ın aydınlığı Ebu el-Feth’e uydu


Kirli giysiler, kirli bir imâme, kirli, iğrenç bir forma, pis bir yüz, ıslak bir boyun ve kirli bir köle (ona eşlik etmekteydi)



Temizlik ve kıyafetlerin güzelliği, büyük öneme sahiptir. Mutlu ruhun ve kalbin, giysilerin, pantolonların ve gömleklerin temizliği saflıkla ilişkilidir. Bazı tefsirler şu ayetin anlamının, kalbin arınması ve niyetin saflığı ile ilgili olduğunu söylemektedir:



Ve bütün pisliklerden kaçın![26]



Bu yorumlama mümkündür. Çünkü ayet, mükemmel bir şekilde dışı içle harmanlamış olabilir. Bunların her ikisi de bilgelikle ilgilidir. Bu, mürüvvet’in en alt basamağıdır. Bazıları, mürüvvet’in açıklamasının, muhtemelen devletin yüksek ciddiyet ve cömertlikle anılması nedeniyle olmalı, devlet sevgisi olduğunu önermişlerdir. Ancak bu mürüvvet değil, fütüvvettir. Nabigah demiştir ki:



Onlar, sade ve saftırlar. Sabasib gününde, fesleğenle selamlanırlar



Bu mısrada Gassan kralları için söylenmiş olan Sebâsib[27] günü, Şa’ânin günü olarak da bilinir. Gassan’ın yöneticileri Hıristiyandı. Muhtemelen, Hazretî İsa ile birlikte Kudüs’e girenlerin ellerinde limon ve zeytin dalları olduğu için fesleğenin önemine değinilmiştir. Ancak, bu mısranın hedefi, çiçeklerin önemini vurgulamaktır. Bunun içindir ki Gassan krallarının çocukları çöl topraklarında seyahat ederken, onları selamlamaya çıkan insanlar, çiçek demetleriyle selamlarlardı. Bu, çöllerde çiçek yoktur; ancak bu insanlar bu bölgelerde bile çiçek açmak istemiyorlar, anlamına gelmektedir. Krallar ve hükümdarlar Hacca giderken, çiçekler ve sebzelerin, gruplarının götürmesi için paketlendiğine dikkat etmiş olmalısınız. Nadir olan her şey sembol olarak kullanılır. Bunun üzerine Bekir bin el-Nattah el- Hanefî demiştir ki:



Sana, mersin dalından daha kıymetli olan bir demet getirdim.



Şâir, mersin yaprakları gibi ortada birleşen ve sonda ayrılan ikiz yaprakları ifade eden râmişnah kelimesini kullanmıştır ki böyle yapraklar nadir bulunur. Ve bu nedenle, önemli kişiler; özellikle, Deylemliler selamlanırken, bu yapraklar ele alınır.



Süslenme için, kıyafetlerden sonra, mücevherler gelir. Her ülke kendi mücevher tarzına sahiptir; ve her milletin yüzüklerde, taçlardaki mücevherlerde, kolyeler, püsküller, başlıklarda, uzun ve kısa eldivenlerde, sütünlarda ve nedimlerin kullandığı bastonlarda kullandığı özel mücevherleri vardır.



Mücehverler, ayrıca kadınların küpeler, broşlar, taraklar, kıyafetler, bilezikler, şallar, kolluklar, kolyeleri ve boyun bantlarında da kullanılır. Müsrifler, vücudun ötesinde, örneğin evin duvarları, damları, kapıları ve bacalarına mücevher monte etmeye kadar varmışlardır. Tüm bunlar, evlerine gelen misafirin, ilk bakışta etkilenmesi için yapılmıştır. Servet ve güç, bu tür şeylerden yansır; ancak, tüm bunlar gerçekliğin ötesindedir ve gurur ve iki yüzlülük çok fazla bellidir.



***





Mürüvvet mükemmelliğinin en önemli yanı, temizlikten sonra parfüm kullanmaktır. Parfümler, başkalarını etkiler ve onları yakınlığa davet eder. Onlar ayrıca, kusurları kapatmaya eğilimlidir. Birisi tarafından önerilen mürüvvet tanımının merkezi, kişinin kendisi için seçtiğini başkaları için de seçmesi; izin verilen ve yasaklananları ayırt etmesidir. Bir başkası tarafından verilen tanımlamaya göre mürüvvet, yasaklanandan ve acıdan kaçınmaya dayanmaktadır. Esasen, eğer mürüvvet, güvene neden olan sadakati içine alan bir biçimde tanımlanırsa, güven, adalet ve eşitliği gerektirdiği için, bu anlamda bir araya gelmiş tüm bu şeylere sahip olmamız gerekir. Bu [durum], ezilenin imdadına yetişeceği için, zulmün toptan yok edilmesi anlamına gelmektedir zulüm, kişinin bencilliğinin bir yansımasıdır. Aynı îma mürüvvet’in tanımlanmasında da anlaşılır; şöyle ki, açıkça icrada bulunmak isteyen kişi, bir işi, gizli bir biçimde icra etmeyendir. O, hareketlerini soylulukla güzelleştirir; ekmeğini adil bir şekilde kazanılmış gelirden çıkarır; diğerlerini, yediklerini eşitçe paylaşmak için davet eder; kendisini arınmasına adar ve bunu Hazretî Peygamber’in (SAV) bu dünyada övdüğü şeylerden biri olan parfümle taçlandırır. Yemeğini paylaştığı dostunu sever, onu kendine yaklaştırır, onunla gurur duyar, onun maruz kaldığı sorunları engeller; kendisi için seçmek istediğini diğerleri için de seçer ve o, ihsanlarında cimri ve tek başına yiyen bir arkadaş değildir ve kölesini dövmez.



Müdessir Sûresi, LXXIV, 4’teki siyâb ile insanın niyeti ve iç doğası îmâ ediliyorsa, kişisel temizlenme, bireyi itaate, gönül ferahlığına ve sadece şimdiki hayat için değil, Âhiret için de uygun olan doğru davranışlara davet eder.



Muizz el-Devle ibn Ahmed bin Buyih, oldukça ortodoks bir Şiiydi. O, İran civarlarından, Hazretî Ali soyundan gelen bir şahsı davet için elçi gönderdi. Bu bey, doğruluğu, kişiliği ve ciddiliğiyle meşhurdu. Muizz el-Devle ona, Abbasî Halifesi Muti'bi-Allah’ın, haremağalarının gömleklerini öpen biri olduğunu söyledi. O, bununla, onların [kölelerin?] hakkını teslim etmeyi arzu etmişti. Muizz el-Devle, ayrıca, dönemin âlimine ondan, aracılığıyla, Halifeliğin ve devlet mevkilerinin liyakate göre verilmesi yolunda bir talebi olduğunu söyledi. Allah ona soyuyla birlikte, adaleti üretme, merhamet ve sevgiyi ihsan ettiği için, yöneticilerin sorumluluklarından bu güzel yolla kurtulacaktı.



Âlim Alavî, Hazretî Fâtıma Betûl’ün evladı Muizz el-Devle’ye, Ehl-i Beyt duyarlılığı ve ve Allah’a bağlılıkta ilerlediği için teşekkür etti. Sonra, düşüncelerini dürüstçe ve geniş olarak anlatmak için izin istedi. İzin bahşedilince Âlim Allavî şunları söyledi:



İslâm topraklarındaki insanların çoğu, Abbasîler’in sundukları çağrıdan hoşnutlar. Onlar Abbasîlere Hazretî Peygamber’in buyruklarına itaat eder gibi itaat ediyorlar. Onların üstünlüklerinin farkındalar; taraflarından atanan yöneticiler ve aracıların fermanlarına uyarak, onları tüm iyiliklerin ve adâletin kaynağı olarak kabul ediyorlar. Onlar, Alavîcilerin katledildiği ve tutuklandığını gördüler ve bunun Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olan halifelerine ve iyi ve doğru olana isyan ettikleri için olduğuna inandılar. Eğer niyetini harekete geçirir ve kalbindekini açığa vurursan, insanların tümünün idealine karşı davranacaklarını göreceksin. Onlar seni hemen kabul etmeyecekler; ve halifelikten döndürdüklerin, görünüşte senin halifeliğini tanıdıkları halde, seni çekemeyeceklerdir. Bu yüzden sen, halifeliği bir topluluktan diğerine devretmiş olmakla kırıcı kavgaların müsebbibi olup, böylelikle hasta ve bezgin de olacaksın. Ve tüm bunların nedeni ben olacağım. Senin gözüne çok kötü görüneceğim. Hareketinden pişmanlık duyacaksın; ve ben de acı ve kederle ödüllendirileceğim. Bunlar, sen muzaffer olduğun taktirde olacaklar; eğer Allah men ederse, başarısız olacak ve emirliğini kaybedeceksin; ve ben Dâr’ül-İslâm’da yaşadığım huzuru, Dâr’ül-Harb’e kaçıp, oradaki müminlerin dostu olacağım için bulamayacağım. O halde neden kendini sıkıntıya sokmak istiyorsun? Bana sorarsan, ben mutluyum ve hâkimiyet alanımın genişliğinden memnun olduğum ve herkesin dileklerimi yerine getirdiği için senin Yüce Büyüklüğünü garanti altına alabilirim. Hiç bir yönetici, hükümdar ya da bey Allah’ın bana verdiği El’den daha üstün değildir. Beyim, senin emirliğinin meyvelerinden aldığın zevk gibi benim de hayattan zevk almam için lütfen olduğum gibi yaşamama izin ver. Emir olmana karşın, benim kirli dudaklar, sararmış dişler ve kokan nefeslerden çok daha temiz olan gömleğimi öperken hiçbir küçülme hissetmiyorsun; sen bunları her gece seviyorsun ve bunlar sıkıcılıklarıyla seni itmiyor. O halde sana doğru yolu göstermesi; dünya ve Âhiret mutluluğunu bahşetmesi ve îmanını güçlendirmesi için Allah’a dua et. Benim dualarımı da Âhiretin için azık et.



Muizz el-Devle âlimin konuşmasını dikkatlice dinledi ve gönlünde âlime karşı duyduğu saygı o denli coştu ki ağladı ve ayağa kalkıp gözlerinden ve başından öptü; son derece saygılı bir şekilde onu evine gönderdi. Bu olay, bir şâirin şu hârika beytinde özetlenmiştir.



İyiliğini, iyiliklere sarfettiğin günahlar gibi koru



Dînî ve öte-dünyaya ait kefaretleri yalnızca bu mısranın anlamı üzerine umabilirsiniz. Kutsananlar, hem-yaratılmışlarıyla ve Allah’ın onlara verdikleriyle mutludurlar.



***



Tüm insanlığın tek atası vardır. Aynı görünüme sahiptirler; ancak, insan doğası mizaç ve eğilim bakımından bir diğerinden farklı olduğu için, birbirlerine karşı duydukları husumet ve kıskançlıkla beslenirler. Bu, Adem zamanından bu yana vakidir: Birisinin kurbanı kabul edilip, diğerininki edilmedi. Allah korkusu da tek bir yönetici de yoktu; bu durumda, her insan bir diğerinin malına ya da eşyalarına kendisininmiş muamelesini yapacaktı.



Bir yönetici, buyruğunda, sözünde, andında doğru olmadığı sürece, siyasî işlev göremez. Ve bu, ailelere değil bu ailelerin bireylerine; ailede diğerlerinden baskın olan bireye hastır. Bu nedenledir ki yöneticilik, kabilelerle değil özel ailelere mahsustur. Onun vasıtasıyla bu, ailesine, özellikle de vârisine geçer. Böylece, ülke onların olur. İlâhî Yardım ve Allah’ın buyruğu, yönetim hakkı verilen bazı ailelere mensup bu kişileri yönetir: İran hükümdarlarının durumu gibi ya da Halifelik ve İmamlık haklarına sahip olan Kureyş[lilerin] durumu gibi ya da İslâm milletinin, Allah’a doğru bir yol olarak, sevgi ve teveccühüne sahip olan örnek kişiler gibi. Ya da güneşin oğlu olduğuna ve dünya üzerinde göğüs zırhıyla teçhiz edilmiş olarak ortaya çıktığına inandıkları Tibet halkının İlk Kağan’ları gibi. Ya da câhiliye dönemindeki Kâbil’i ele alalım. Onlar, ilk hükümdarları Birhmagin Türkî, bugün Bagrah adı verilen yerdeki büyük bir mağarada doğdu ve oradan başında bir taç olduğu halde çıktı. Herkes sultanlığın hayalini kurmaya ve sultana hizmet başlamadığı için Allah’ın dilemesi ile meşruiyet kazanmış olan bu âileyle ilgili başka efsaneler ve masallar da vardır.



Hükümdarlar bu yüce niteliklerin alıcısı oldukları için, özgün yüksek konumlarının onların kendi özellikleri olduğunu iddia ederler. Yüksek ve ihtişamlı huzur meclisleri vardır; gelecek nesiller için, çok geniş surlar, uzun ve geniş avlular inşa edilmiş ve yüce tahtlar kurulmuştur. Tüm bunlar, yukarıya bakabilsinler ve bakışlarını insanlığın içindeki sıradan halka ve soylulara çevirebilsinler diye yapılmıştır. Şâir Buhtarî, aşağıdaki beytinde bu duruma gönderme yapmıştır:



Yüce ve pırıltılı olan sen


Neyi bahşettin, bahşedilmiş dolunaya



Onların, taç ve uzun pelerinler giymek ve ellerini, “yıldızları toplayanlar” biçiminde anılan derecede uzatmak dışında, ihtişamlarını sergileme yolları yoktur. Ve bu nedenle, Hindistan halkı, krallarından birine uzun kola sahip insan anlamına gelen Maha Bahu ünvanını vermişlerdir. İranlılar, Bah man Ardashir’e rivand dast ünvanını vermişlerdir. Rivand, Farsça’da, dağların tepelerinde olsa da kökleri yeraltı suları seviyesine ulaşmadığı sürece topraktan çıkmama özelliğine sahip olan ışgın [ravent] köklerine denir. Tüm bunlar, yüksek cesaret, erk ve kudreti sembolize etmektedir.



İlaveten hükümdarlar, kullarının gönüllerini varlık güçleriyle sindirmek, insanları meraklı gözlerle onlara baktırmak ve umutlarını onlara bağlamaları için kendilerini değerli şeylerle donattılar. Onlar, tüm bunlara neden olan acayip ve enteresan yolları bularak, soyluluğun sırlarını ifşâ ettiler ve sıradan halk hareketlerini bütünüyle göz önüne çıkardılar; dolayısıyla, durumun zorunluluğuna göre hareket ederek, derhal, mağlup olunan bölgelerdeki güçleri organize ettiler. Bu amaç için, haberciler, tekneler, atlar ve güvercinlerin rollerini belirlediler ve böylece, uzun mesafelerden kaçınmış ve kısa aralıklarla buyruklarını (uzak yerlere) ulaştırmış oldular. İnsanlar onlardan gizlenmeye ve korkmaya başlayıp sınırı aşmak ve uzlaşmazlıktan kaçınır oldular. Böyle zalim hükümdarlara dâir birtakım hikâyeler mevcuttur.



8888



Hâkimiyetlerini servet aracılığıyla kontrol edebildikleri için, servet heveslisi olan insanların çoğu hükümdarlardır. Halife Mansur, muhafızı Rabi’ye şöyle demişti:



Ey Rabi, ben servet biriktiriyorum. Allah beni uzak tuttuğu halde, insanlar bena eli-sıkı diyorlar. Oysa ben, dinara ve dirhatn’a [dirhem?] itaat eden insanlar gördüm; bunlar aracılığıyla onları kendime tâbi kıldım. Sonuçta, dinarlar ve dirhemler benimle birikiyor ve ben onları, ihtiyaç duyduklarında insanlara dağıtıyorum. Doğruyu söylememe izin ver; bunlar, taşan ve meyilden dökülen sudan daha hızlı aktıkları için asla ne onları stoklarım ne de değerli şeyler toplarım; onları alacak açık ağızlar var; çoğu avuç, tazminat ve hediye olarak almak için açılmıştır; pek çok göz, aylıkların ve hediyelerin yağmasını bekleyerek ayın hilâli üzerine gözlerini dikmiştir; ve pek çok parmak, defter-i kebîre alacaklı olarak girmeyi beklemektedir.



Bu nedenledir ki, söz konusu zincir sona ermesin diye, hükümdarlar ve beyler, servetlerinin tırtıklanmasını görmekten korkarlar. Toplanan her şey, saçılmaya meyillidir; ve bileşenlerine ayrılmaya meyilli ne varsa, tükenmeye işaret eder.



Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Yemînü’d-Devle Mahmûd[28]’un, değişmez bir alışkanlığını hatırlarım: Bir avı farkedip ve onu avlarken, bir diğerini araştırmaya koyulur ve av maiyetini o yöne gönderirdi. O avı, bir vadiden diğerine geçecekmiş gibi araştırırdı. Bir keresinde Harezm’den dönerken oldukça rahatsızlandı ve şöyle dedi: Müneccimler bana, yaşayacak on yıldan biraz fazla zamanımın kaldığını söylüyorlar. Ve sonra vurguladı: türlü servetle dolu kalelerim var; eğer bana kalan zamana göre insanlara harcarsam, yetecektir; beraberinde, becerikli ve açıkelliliğim de kanıtlanacaktır.



Bunu ve benden daima şüphelendiğini ve kendisini tarafımdan yanıltılmış hissettiğini duyunca, sarhoşluk benzeri bir hâle düşmüştüm. Dedim ki: Allah’a şükret, O’na ibadet et ve hazineni koruması için O’na yalvar. Yani, şânını ve iktidârını kötülükten uzak tutmalısın; çünkü bu hazineler ancak bunlar vasıtasıyla birikir; ve onların kötülüğünü söylemeden bir gününü geçirmemelisin.



Cevabımı duyunca rahatsızlığı yatışmıştı. Benim bu ikazımda, algılayan için bir ders vardı. Şehit Emir Mesud’un (Allah ona yüksek mertebeler bahşetsin) kaderine bakın. O, şehit olduğunda, devleti dağıldı ve biriktirdiği tüm serveti, mirası ve kazandığı her şey, Ad Kavmi’nin toz gibi havaya savrulması gibi, Duman Günü[29]’nde, rüzgarlara saçıldı. Bu, Kader’in fermanıydı.



888



Toprağa gömülen hazineler, işeyaramaz bir şekilde dururlar. Bu hazineler, genellikle iki karşıt gruba aittir. Bu gruplar, iki şeyin olabileceği ölçüde birbirinden farklı olduğu yönetici grup ve aşağı gruptur. Beriki türden insanlar, paralarını ve eşyalarını toprağa gömerler; çünkü, onlar dilenmeye alışmış olduklarını bilirler; ve sakladıkları, bozulmadan kalmak zorunda olan stoklarıdır. Bu özellikle büyük bir ısrar ve üstelemeyle dilenenler için geçerlidir.



Onların yiyecek ve içeceklerini satınalmayla bir işleri yoktur; ve onlar bu yüzden kendilerini para, hediye ve mücevher biriktirmeye adayarak onları stoklara dönüştürürler. Bu nedenle, küçük paraları büyük olanlara ve berikileri de can simitlerine çevirirler. Güvenlerini bütünüyle karşılayan toprak dışında, onlar için mütevelli yoktur. Ve bu yüzden toprağa duyulan bu güven, meşhurdur; ve biz (dürüst bir insan hakkında) topraktan daha güvenilirdir, deriz. Çoğu dilenci, eli sıkılıktan ve yiyeceği esirgemelerinden ve zor şartlara karşın servet toplamaya devam etmeleri nedeniyle ölürler. Kendi ters talihleriyle kazandıklarının bir başkalarına ulaşmasını istemezler. Bu nedenle, küçük ya da büyük hazine, ne varsa, toprağın içinde gömülü durmaktadır.



Hükümdarlara gelince, onlar hazinelerini çetin durumlar için toprağa gömerler. Kaleleri ve sarayları içindeki toprakları mücevherleri ve paraları gömmek için kullanırlar ve hazinelerini bir başkasının nerede gömüldüğünü bilmemesi için, bir yerden diğerine bilinmesi imkansız bir biçimde taşırlar. Onlar, bir başkasının bilgisi dahilinde olmayan gizli yerler ararlar. Gömü yerini, parayı taşıyan ve Allah’a güven içinde yerleştiren kişiden gizlemeyen sultanlar vardır.



Bazı hükümdarlar, onları hizmetkârlarından gizler ve her türlü hileye başvururlar; örneğin, hazinenin nerede gömüldüğünü tahmin edememeleri için, gece vakti hizmetkârlarını sandıklar içinde gömü yerine taşıtır ve iş yaptırır; yine gece vakti sandıklar içinde onları uzaklaştırırlar. Bu türden hilelerde, gömü alanını tespitte çok fazla gayretli olmaması için aynı hizmetkârın iki kez kullanılmaması şarttır. Onlar böylece amaçlarını gerçekleştirir ve hazinelerinin bulunma tehlikesi ortadan kalkar. Bununla beraber, sultanın biri bu taşıma işinde oldukça dikkatsizdi. Gömü işine nezaret eden kişi, taşındığı sandığa bir delik açtı ve bir torba prinç alarak tanelerini yola serpti. Ertesi sabah, hazinenin gömüldüğü yere gitti ve oradan aldı. Hükümdarın bundan haberi yoktu. Yirmi yılın ardından ona ihtiyaç duydu ve fakat orada hiçbirşey bulamadı.



Bu hazineler elsürülmeden gömülürler. Seller (ve diğer tabii felâketler) meydana geldiğinde, insanlar tesadüfen gömülerinden haberdar olurlar. Baykam Makanî, büyük emek ve sevgiyle hazinesini biriktirdi; ancak o, bir Kürdün mızrağıyla öldürüldüğü için hazinesi toprağa teslim edilmiş olarak kaldı. Aynı şekilde, Ebu Ali Muhammed bin İlyas, çaresiz ve oğluna gücenmiş bir halde Soğd Ülkesine kaçmak zorunda kalınca, hazineleri de Kirman çölünde gömülü kaldı. Şu söz, doğru söylenmiştir: Pek çok sıkıntı, rahat yaşayanlar içindir.



888



Hükümdarlar ve beyler, kendi istekleriyle ya da zorunlu amaçlarla sıkça seyahate çıktıkları için, uşakları ve arabalarıyla onları taşıyabilirler ve seyahat süresince masrafları karşılamada herhangi bir zorlukla karşılaşmazlar. Gümüş yükte hafif fakat ilgili ürünlerin ödemesinde güçlüdür. Ancak onlar daha değerli şeylere de ihtiyaç duydular. Bu nedenle onlar, gümüşten on kat değerli olan altın üzerinde karar kıldılar. Çok eski zamanlarda kan parası ve zekat ödemelerinde onun değeri gümüşten on defa yüksek olarak sabitlenmişti. Bu değer daha sonraki kimi dönemlerde altının ve diğerlerinin nadirliği, dünyada gümüşten az ya da çok oluşu ve gümüşün bakırdan daha nadir oluşu nedenleriyle devam etmedi. Ayrıca gümüş, kütlece daha az ve daha fazla kazanç getirir ve bakırdan ağırdır.



Tüm bu metallerin, Zaruban’dan çıkarılması, buna karşın oranlarının aynı olması ilginçtir: altının ağırlığı, on diritarn [dinar?], gümüşünki elli dirhem ve bakırınki onbeş seer’dir.



Gümüşü tek başına saklamak daha kolaydır. Sultanlar ve beyle, bu yüzden seyahatleri boyunca onu yoldaşları ettiler. Onlar ayrıca zamanla, öngörülemeyen problemlerle karşılaştıklarında, kefaretlerinin ağırlıkta ve sayıda az olan şeye dayandığını fark ettiler. Bu yüzden onlar, hacimleri altınınkinden daha az olduğu için mücevherlere güvendiler, aynı şekilde, altının hacmi gümüşünkinden azdır ve altın ve gümüşünki ise bu metallerle satın alınan mallardan daha azdır. Bu yüzden onlar, bunları toplamaya ve bedenlerine takmaya başladılar. Ve saklamak zorunda kaldıkları ne varsa düşmanlarını varlıkları konusunda yanılttılar; tıpkı Mağara[30] insanlarında olduğu gibi. Onların paraları eskiydi ve bu yüzden insanlar, bunları eski hazineler bulduklarını düşündüler. Gerçekte, mücevherler, sultanların ve soyluların eşyalarıyla birleştirilir, mücevherler bir sultan ya da beyin komşusu üzerinde bulunursa, insanlar mücevheratın yürütülmüş olduğunu düşünerek, ondan şüphelenirler ve herkes o hırsızı yakalamaya heveslenir. Ayrıca insanlar, böyle kişileri araştırırlar.



Bazı yöneticiler, mücevherleri câmilerde de tutar ve onları câminin muhafızlarına dağıtır ya da güvenlik ve korunma amacıyla, sınır muhafızlarının gözetimine bırakır.



Halifeliğin ağır bir yük, huzurdan ziyade ateşten bir gömlek olduğunu düşünerek, dindar Halifeler ya da Ömer bin Abdülaziz gibi onların uygulamalarını takip eden Halifeler, birkaç Mervanî Halifesi ve birkaç Abbasî Halifesi aynı şeyi yaptılar; yüklerini atma fikri ile meşgul oldular; ancak, onun ölümcül tabiatından korktular.



Batı sınırındaki bir şehirden çağırılan bir kişi (bana), bu bölgenin yönetiminin yavaş yavaş beylere verildiğini anlattı. Her bey, gönüllü olarak üç ay sonra kendi hükümdarlığından feragat ediyordu. Dönem geçince, sadakalarını neşeyle sunup, mahpusluktan kurtulmuş gibi evine dönüyor, eski alışkanlıklarıyla meşgul oluyordu. Bunun nedeni, esasında hükümdarlığın rahatlık ve huzurdan vazgeçmek olduğudur; böylece, mazlumun zalimle ilişkisi adaletle yargılanabilmekte ve [hükümdarın] hayatı, mal varlıkları ve ailesi korunabilmektedir. O, çıkarlarını korumak için hileler düzenlemek; yaşamını ve mülkiyetini korumak zorundadır; ve ücretler ve maaşlar üzerine tetikte bir gözle bakmalıdır; örneğin, bir yerin muhafızlarının, kervan klavuzlarının maaşları gibi. Kervan klavuzlarının maaşları geleneklerin değişmesiyle son bulmasına rağmen, yine de her çağın, unutulmaması gereken kendine has adet ve gelenekleri vardır; aksi taktirde tüm düzen çökecektir. Yönetici, yukarıdaki tüm gelenekleri dikkate almak durumundadır.



8888



Gümüş ya da altın kaplardan yemek yemek, daha önce de söylediğimiz gibi, böyle yapmakla bu metallerin kıymetinin yok olması nedeniyle yasaklanmıştır. Ayrıca Şeytanî böbürlenme ortaya çıkar:


… Yine onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.[31]


Kuvvetle muhtemeldir ki Şerîatın bu yasaklayıcı buyruğu, bu tür kapların halklarca değil, hükümdarlarca sahip olunması fikrini somutlaştırılmıştır. İnsan, daima talihin cilveleriyle karşı karşıya gelmek zorundadır. O, kimi zaman fakir olur, kimi zaman ise zengin. Eğer birisi kendi servetine güvenirse, kap çeşitlerini altın ve gümüş kaplara çevirtir; talihteki değişiklik, onların dirhem ve dinarlara dönüşmesine sebep olabilir. Oldukça muhtemeldir ki insanlar bunu keşfedecek ve yozlaşmış oldukları için, niyetleri de değişecektir. Düşman, sırrın açığa vurulmasıyla, bu olana kuşkulu bir açgözlülükle bakacaktır. İnsan tabiatı itibarıyla bencil ve açgözlüdür; ve diğerlerinin hakkını gasp etmek ister.



Bu yasaklayıcı buyruk, yukarıdaki noktayı düşününce, muhtemelen, Şeriatın zengin ve iyi insanların dünyevî ve ahretsel ihtiyaçlarını dikkate aldığı içindir. Allah, doğru niyet ve düşünce için bütün yetenekleri ihsan eylesin; böylece onlar atalarından manen faydalanabilirler. O, bizi tüm günah yollarından uzak tutsun ve Sınırsız Merhametiyle kalpazanların pençesinden korusun.









[1] Özgün olarak, aralıklar yeni bir fikrin sunulması (öncesindeki) duraklamayı göstermektedir. Bunlar girişlerin sistematik bir bütüne dönüştüğü alt bölümledir.



[2] Yâsin Sûresi, XXXVI: 71-73 (Ve diğer ayetlerin tümü Diyanet çevirisidir.)



[3] Zuhruf Sûresi, XLIII: 13.



[4] Fussilet Sûresi, XLI: 53.



[5] Mülk Sûresi, LXVII: 3-4.



[6] Yusuf Sûresi, XII: 105.



[7] İsrâ Sûresi, XVII: 36.



[8] Yunûs Sûresi, X: 43.



[9] Yunûs Sûresi, X: 42.



[10] A‘râf Sûresi, VII: 189.



[11] Rûm Sûresi, XXX: 21.



[12] Hicr Sûresi, XV: 19.



[13] Bakara Sûresi, II: 180.



[14] Kalem Sûresi, LXVIII: 12.



[15] Âdiyat Sûresi, C: 8.



[16] Hadîd Sûresi, LVII: 20.



[17] Âl-i İmrân Sûresi, III: 14.



[18] Tevbe Sûresi, IX: 34.



[19] 'İsam, Nu'man bin Mundhir’in saray nâzırıydı. Sıradan bir soya sahipti ancak büyük erdemliydi. Diğer yandan, bir ‘İzamî, atalarının ünüyle mutlu olan kişiye denmektedir. Bu, kişinin kendi mükemmeliğinin üzerinde büyüklüktür.



[20] Tekâsür Sûresi, CII: 1-2.



[21] Bakara Sûresi, II: 264.



[22] Rahman Sûresi, LV: 22-23.



[23] Nahl Sûresi, XVI: 14.



[24] Rahman Sûresi, LV: 58.



[25] Mâide Sûresi, V: 6.



[26] Müdessir Sûresi, LXXIV, 5. (Muhammed Esed çevirisi)



[27] İslâm öncesi Arabistan’da bir festival.



[28] Gazne Sultanı [Gazneli Mahmud]



[29] XLIV. Sûreye gönderme - Duhân (Duman) a. 10. [Göğün açık bir duman3 getireceği günü bekle.]





[30] XVIII. Sûreye gönderme – Kehf, a. ?




[31] Nisâ Sûresi, IV: 119.